Her şeyin sahtesi var… Paranın sahtesi var… Tablonun sahtesi var… Altının, gümüşün, elmasın sahteleri var… Var oğlu var!…Peki dinin ve ideolojilerin de sahteleri yok mu? Olmaz olur mu hiç? Var. Dinin sahtesi, siyasete karışmış olanıdır. Din duygularının ve dince kutsal kavramların siyaset adına kullanılması ile din, din olmaktan çıkar, siyasetin aracı olur.Siyaset ticarete, ticaret siyasete, din de her ikisine araç edildi mi, artık bu sömürünün sonu gelmez… Din ticareti ile meşgul olanlara bakın, hemen hemen hepsi milyarder. Yalnız Türk Lirası ile milyarder değil bunlar, dolar milyarderi, mark milyarderi olmuşlar birçoğu.Oh ne kolay!… Çek bir besmele, gelsin paralar… Finans kuruluşları, şirketler ve bu finans kuruluşları ve şirketler aracılığıyla kazanılan milyarlar… Elhamdülillah Müslümanız!… Elhamdülillah milyarderiz!… Bir kolumuz siyasette, öbür kolumuz ticarette, ayaklarımız da tarikatlarda…Bir üçgen bu… Ticaret, siyaset ve tarikat üçgeni…Bunlar dindarın sahtecileridir. Zavallı yoksul Müslüman yurttaşların kanlarını emenler de bunlardır. İnanç sömürücüleridir bunlar…Atatürk’ün laiklik ilkesinin ne kadar yararlı, ne kadar gerekli olduğunu, bu din sahtecileri ortaya çıkınca daha iyi anlıyoruz…Kim savaşacak bunlarla? Laiklik ilkesi, sahte Atatürkçüler ile sahte Müslümanların aralarında paylaşacakları bir koz değildir.Atatürkçülüğün ilk koşulu devrimci olmaktır, çağdaş olmaktır, demokrat olmaktır. Öyle ödün siyaseti ile Atatürkçülük olmaz, öyle pazarlıkçı ve uzlaşmacı yaklaşımlar ile laiklik ilkesi savunulamaz… Yasakçılık ile hiç savunulamaz.Bir yanda sahte Müslümanlar, din tacirleri, inanç sömürücüleri… Bir elleri siyasette, öbür elleri ticarette, ayakları tarikatlarda dolaşanlar…Öte yandan da sahte Atatürkçüler… İşlerine geldiği sürece, bu sahte Müslümanlar ile kol kola girip, öpüşenler… Birbirlerine siyasal destek sağlayanlar… Yasakçılıkla, hot-zotçulukla Atatürkçülüklerini kanıtlayacaklarını sananlar…Müslümanın, kimsesizi ve yoksuluna karşı Atatürkçülük taslayıp, gericinin, yobazın iş ve sermaye çevreleri ile içli dışlı olanların karşısında sus-pus olanlar… Bir yanda sahte Atatürkçüler, öbür yanda sahte Müslümanlar…Laiklik ilkesini savunmak için Atatürk gibi yürekli, Atatürk gibi inançlı olmak gerekir. İzinden gittiklerini söyleyenler gibi ürkek, kararsız ve inançsız değil!
Ugur Mumcu(Cumhuriyet, 1 Mart 1987)
HANGİ FRAKSİYON?
Geçenlerde bir okuyucumdan çok öfkeli bir mektup aldım,soruyor:
-Sizin fraksiyonunuz ne?
Birtakım banka hesaplarına ve ticari bağlantılara değindiğim zaman sağcı yazarlar da kendilerine göre bir “fraksiyon” seçip bu fraksiyonun suç halkaları ile saldırıyorlar:
Marksist Leninist,tepeden inmeci,şu,bu ..
Demokrasi,her türlü düşünceye söz ve örgütlenme hakkı tanır.Bu,Batı türü demokrasidir.Örneğin;Fransa’da,Örneğin İtalya’da,örneğin İngiltere’de böyledir.Bizim kafamızda demokrasi için seçtiğimiz “fraksiyon” budur.Böyle bir demokrasi,böyle bir hukuk devleti,böyle bir özgürlükler demeti… İstediğimiz,özlediğimiz,böyle bir demokrasidir.
Leninistlik ihtilalcilik demektir.Leninist olmak,Komünist Parti öncülüğünde bir “proletarya ihtilalini” savunmayı gerektirir.Bu da yetmez.Leninistlik,bu ihtilal ile oluşacak “proletarya diktatörlüğü”nün sınıfsız bir topluma kadar sürdürülmesi gerekir.Ancak böylesine ihtilalcilere “Leninist” denilebilir.Her önüne gelen Marksist-Leninist olmayacağı gibi,her solcuya,her sosyaliste de “Marksist-Leninist” denmez.
Biz “NATO ülkeleri kadar özgürlük” istiyoruz ve böyle bir düzenin kurulmasına çalışıyoruz.Amacımız emeğimiz budur.NATO ülkelerinde,Ortak Pazar ülkelerinde komünist partilerin de yeri vardır.Komünist partilerin bulunmadığı , komünist düşüncenin ağır ceza yaptırımına bağlandığı bizim gibi ülkelerde kimin komünist,kimin Marksist-Leninist,kimin demokratik sosyalist olduğunu ayırt edici ölçüler birbirine karıştırılır.Bu da kasten yapılır.
Bu ülkede komünist partilerin de kurulmasını istemekle Marksist-Leninist olmak arasında dağlar kadar fark vardır.Batı’da burjuva libaralleri bile komünist partilerin varlıklarına karşı çıkmazlar,ama liberaldirler ve görüşlerini,karşıtları ile tartışa tartışa benimsetmek isterler.
Biz bu olgunluğa,bu aşamaya,bu uygarlık merdivenlerine nedense bir türlü ulaşamadık…
Solda iki sınır görüyoruz.Birinci sınır,ulusal bağımsızlıktır.”Dışarıdan gelen faşizm” gibi, “dışarıdan gelen sosyalizm”e de şiddetle karşıyız.Bu nedenle,bir ülkenin,bir sosyalist ülke askerleri tarafından işgalini,sosyalizm adına,yüz kızartıcı bir olay sayar ve görüşlerimizi açıkça yazarız.Soldaki ikinci sınır,silahlı eylemlerdir.Solculuk adına başvurulan silahlı eylemleri yanlış,yanlış olduğu kadar,solculuğa,sosyalizme aykırı görürürz.Böyle gördüğümüz için , bu tür eylemler üzerine en ağır yazıları biz yazar,bu eylemcileri,tuttukları kanlı yoldan geri çevirmeye çalışırız.
“Fraksiyonunuz nedir?” diye soran öfkeli okuyucuma bir temel inancımızı daha belirtmek isteriz.Biz, Ulusal Kurtuluş Savaşı’na ve bu savaşın yüce komutanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e inançla bağlıyız.İlerici düşüncemizin odağına “Kemalist” düşüncenin kutsal bağımsızlık harcını koyarız.Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı benimsememiş düşünce ve akımlarla hiç ama hiç bağdaşmayız.
Bu düşünce yapısı içinde,emekçi sınıf ve tabakaların yasal yollar ve barışçı yöntemlerle siyasal sürece katılmalarını,sendika ve siyasal parti olarak örgütlenmelerini savunuyoruz.Bunu yaparken de her türlü yolsuzluğu,bu yolsuzlukların siyasal bağlantılarını sergilemeye çalışırız. “Kara paracılar” adı verilen “illegal zenginler” ile kavga vermeyi, “bu illegal zenginler”in oluşturduğu sınıfsal tabak ile kapışmayı ilk görev sayarız.
İşte,öfkeli ve sevgili okuyucum,fraksiyonumuz budur.Beğenirsen beğenirsin, beğenmezsen beğenmezsin, ne yapalım? Biz buyuz !..
(…)
UGUR MUCU
CUMHURİYET (2 Ocak 1981)
#ulkemdesuriyeliistemiyorum
Özellikle yıl başı gecesinden bu yana sosyal medyada #ulkemdesuriyeliistemiyorum hash taglarını her zamankinden daha fazla görmeye başladım.
Televizyonlarda izlediğimiz, yılbaşı gecesi haberlerinin bu tepkinin büyümesinde elbette katkısı var. Benzer haberleri bundan on-on beş sene önce izlemiş olsaydım, sanırım ben de sosyal medyada aynı şeyleri paylaşırdım. Zamanla fikirler gelişiyor sanırım. Şimdilerdeyse milliyetçiliğin her türlüsünün önünde sonunda ırkçılığa döneceğini düşünüyorum.
Bu konuda gözümüzün önünde duran en güzel örnek, TBMM meclisi çatısı altında siyaset yapmakta olan Halkların Demokratik Partisi’ dir. Her ne kadar sosyalist bir politik görüşe sahip olduklarını ifade etseler, sağ görüşe sahip diğer siyasal oluşumları faşist olarak adlandırsalar da, HDP benim bakış açımdan Kürt milliyetçisi, faşist bir parti ve faşist bir terör örgütünün sözcüsüdür. Diğerlerinden tek farkı, tüm bu ırkçı çalışmalarını, sosyalist söylemlerle ört pas etmesidir.
Nasyonel Sosyalistler bütün insanların eşit olduğunu ama bazılarının bu eşitliği hak etmediklerini savunur. HDP bunu savunmasına rağmen asla dile getirmez.
Oysa ki; sosyalizm tüm insanları, dil, din, ırk, cinsiyet ayırt etmeksizin eşit görür.
Benim dünya görüşüme göre, kendi tercihim olmayan bir şeyle övünmek veya ondan utanmak düpedüz saçmalık.
Yani demem o ki; siz ister adına Tanrı deyin, ister doğa, ister evrim…. Bu var edici güç bize varoluş evremizde hangi ırk, hangi din, hangi dinin hangi meshebi, hangi cinsiyet, hetoroseksüel mi homoseksüel mi olmak istediğimizi, hatta daha da ileri götürürecek olursak; ağaç mı, kedi mi, mantar mı, bakteri mi, lenfosit mi, virüs mü olmak istersiniz diye seçenekler sunmadı. Kısacası aslında şuan elimde olan veya olmayan hiç bir yaşam özelliğimi ben tercih etmedim. Siz de tercih etmediniz.
Zaten bir tercih hakkım olsaydı, insan olmayı değil, köpek olmayı seçerdim sanırım.
Evet! Bir köpek olup, koşulsuz sevebilmeyi, küçük bir hırlamayla çözebildiğim sorunlarla karşılaştığımda kimseyi ısırmadan sonlandırmayı, on dakika önce evden çıkmış olan sevdiklerimi, geri döndüğünde on yıldır hasretmişim gibi kapıda karşılamayı seçerdim galiba.
Neyse konumuza dönelim. Türkiye Cumhuriyeti’ nde var olmam tamamen inisiyatifim dışında gelişmişken, sanki çalışıp bedel ödeyerek hak etmişim gibi Türklüğümle övünmek, diğer ırkları hakir görmek, hiç bir şekilde araştırma yapmadan, mantık süzgecinden geçirmeden, ailem, içerisinde yaşadığım toplumum ve okulda aldığım eğitimim tarafından bana kabul ettirilen dini inançlarımın, diğer tümlerinden üstün olduğunu savunmak bana saçma gelmiyor!…
Akıldan uzak ve ahmakça geliyor.
Diyeceksiniz ki; “Sen koluna imzasını dövtürtecek kadar kemalist bir adamsın. Atatürk ilkelerinin 2’incisi Milliyetçilik değil mi?” Bence bu soruyu sormakta haklısınız. Ancak eminim kendisi bu günün dünyasında sağ olsaydı şu an da, bunu tekrar gözden geçirirdi. Charles Darwin’ in evrim teorisini en başından gözden geçireceği gibi… Eğer bu görüşünde ısrar etseydi de çok şey değişmezdi. Bu görüşüne muhalefet ederek de diğer fikirlerinin peşinden giderdim. Hiç kimse hiç bir şeyi tümden kabul ya da red etmek zorunda değildir zira.
Beynim bu şekilde çalışırken, vicdanım “ülkemde Suriyeli istemiyorum” diyemez benim.
Evet ben de ülkemde bir kısım Suriyelileri istemiyorum. Ama Suriyeli ya da Arap ırkından oldukları için değil.
Ben kendi vatanına ihanet etmiş, kendi devletine savaş açan, sonra da rejim güçleri tarafından sıkıştırılınca Türkiye’ ye kaçmış olan terörist Suriyelileri istemiyorum.
Nasıl ki; Türkiye Cumhuriyeti’ ne savaş açmış, kan dökmüş, halkına ve ülkesine ihanet etmiş teröristlerin Avrupa ülkelerinde barındırılması, saklanması, korunup kollanması, yaralı teröristlerin tedavi edilmesi, refah içerisinde geçimlerini sürdürmelerini istemiyor, onlara kızdığım kadar bu imkanları sağlayanları da terörist gözüyle görüyorsam, kendi halkına ve yasalarına ihanet etmiş bir güruhun da benim ülkemde, benim halkımdan toplanan vergilerle güven içerisinde yaşamalarını istemiyorum.
Ancak her kim olursa olsun, kendi ülkesinde insanlık değerleri altında yaşama şansı kalmamış, çoluk çocuğunu, anne babasını, kedi köpeğini, güvence altına almak adına, sevdiği, büyüdüğü toprakları terk ederek yurduma sığınmak zorunda kalmışsa, Çinliyi de, Hintli de, Brezilyalıyı da, Suriyeliyi de ülkemde görmekten rahatsız olmam. Bu insanların her birinin derdini derdim, göz yaşını da göğsüme ağır ağır itelenen bir bıçak gibi görürüm.
Ben eşeyli üreme özelliğine sahipken, onlar mitoz mu bölünüyorlar? Aynı fizyoanatomik fonksiyonlara sahip değil miyiz? Benim sindirim sistemim, mideden ince bağırsağa geçerken onlar önce geviş getiren varlıklar mı?
Tamam, belki aynı dili konuşmuyoruz, aynı mezhepten hatta belki aynı dinden bile değiliz, belki ten, göz, saç renklerimiz gibi morfolojik özelliklerimiz aynı değil, ama hayatta kalmak için yapmamız gerekenler ve ihtiyaçlarımız tamamen aynı.
Umarım bir gün ülkelerinde her şey eskisi gibi olur, tekrar çalışan üreten, halkının ülkesine hizmet ettiği, ülkesinin halkına hizmet götürdüğü, çocukların sokaklarda neşe içerisinde oyun oynadığı eski günlerine geri dönerler. O gün gelene kadar taksonomik türdaşlarım hangi ülkenin yurtdaşı olurlarsa olsunlar, bu ülkede misafir olarak kalabilirler. Kalmalıdırlar da!
Bu gün şovenist bir milliyetçiliği savunarak bu insanlara sosyal medyada ve ya doğrudan fiziksel olarak saldıranlar da, belki istemsizce torunu olma şerefine eriştikleri atalarından utanırlar.
Çünkü üzerinde yaşadığımız topraklarda hüküm sürmüş yakın atalarımız, değil kendisine sığınmış bir insana, köpeğe bile tekme atmadılar. Ben de atmayacağım.
Lütfen siz de atmayın….
İNANDIĞI HAYATI YAŞAMAYAN İNSANLAR, YAŞADIĞI HAYATA İNANMAYA BAŞLARLAR…
Onuncu Yıl Marşı!…
Faruk Nafiz Çamlıbel ve Behçet Kemal Çağlar tarafından yazılan ve Cemal Reşit Rey tarafından 1933 yılında bestelenen bu marşa, ne büyük coşkuyla, ne büyük heyecanla eşlik ederiz.
Çok genç bir ülkenin, onuncu yılı kutlanırken, sonraki on yıllarında, kendilerine sahip çıkma görevi verilen bir vatanın evlatlarına; ” Görün ve örnek alın!” çığlığıydı aslında. İnandığı devrimi yaşayan bir toplumun, yaşanan hayata ne denli büyük katkılarının olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Üretmenin, yenilenmenin, elde olanı daha ileriye götürmenin ne demek olduğunu.
Peki sonraki on yıllarda ne oldu? En kör gözlerin bile görebildiği ancak, aslan gibi yüreği olan bir kaç cesur yazar ve sanatçının dile getirebildiği; meclis ağalığına dayandırılan demokrasimiz sadece köşe başı milyarderlerini üretti! Bırakın sonraki on yılı, yarını için umutsuz bir çoğunluğun acılarıyla zenginliğine zenginlik katan mutlu bir azınlık ürettik ülkece.
Fantastik bir roman gibi geliyor bana artık bir gün ülkemde adil bir vergilendirme sisteminin oluşması, sosyal adaletin sağlanması, çalışanların haklarını koruyacak yasaların çıkması. Ama bu romanın en acıklı yanı, bir gün siyasi ve ekonomik ahlakın tekrar tesis edileceği ümidi vermesi okurlarına.
Gelecek nesiller yerine gelecek seçimlerden başka hiç bir derdi olmayan siyasetçilerimizdir bu romanın yazarları.
Son on yılın memlekete değil, kendilerine getirilerinden mutlu olanlar, son on yılın milyarderlerinden başkası değildir. Oysa bugün ülkemizin de dahil olduğu NATO askerleri ülkemizde görev yaptıkları süre boyunca maaşlarına ek olarak “çöl tazminatı” almaktadırlar. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti diğer NATO ortaklarının raporlarında ekonomik olarak geri kalmış bir ülkedir.
Aslında reçete çok basit ve ucuz. İnandığımız şeyleri hayatımıza katmak. Yeni nesillere böyle örnek olmak.
Eğer arkadaşlarınızla sosyalizmden konuşuyor, fakir ailelerin çocuklarının geleceği hakkında çözümler tartışıyorken; mahallenin kasabına özel olarak kilosu bilmem kaç liradan yaptırttığınız sucuğu yiyorsanız kahvaltı sofranızda, bir yerlerde yanlış giden bir şeyler var demektir.
İçi sıcak tutsun diye kaz tüyü doldurulmuş, yüzlerce liralık Deniz Gezmiş montuyla geziyorsanız, hayran olduğunuz için odasını posterleriyle kaplamak yerine, Deniz Gezmiş’i tekrar okumanız gerekmez mi?
Sosyal demokrasiden dem vururken; kendiniz en lüks yabancı otomobillere bindiğniz halde, yanınızda çalışan işçinin, işe gidiş geliş ve hafta sonları ailesiyle birlikte gezmek amaçlı kullanması gereken ulaşım giderini karşılamıyorsanız örtüşmeyen bir şeylerin olduğu bariz değil mi?
Yüreğiniz Mustafa Kemal diye çarparken, yıl: 2019 da, yani onun Bandırma vapuruna binişinin tam da 100′ üncü yılında ülkenizin gündemi hala yolsuzluklar, haksızlıklar, vergi rejimi, sanatçıların imza günlerini karakollara taşımış olmasıysa, halk oturmakta olduğu evin kirasını ödemeyemezken, yeni yapılacak saraylar ve hamamlarsa eğer, gözden geçirmek gerekmez mi sizce de bir şeyleri?
Kurtuluşun reçetesi çok basit aslında. Kurtuluşun reçetesi, kurtuluşun kurtarıcısının kendisidir. Mustafa Kemal’in sahip olduğu bağlılıkla bağlı olmak onun devrimlerine. Bu kadar basit işte.
İnandığımız hayatı yaşamaya başladığımız, demokrasinin ne olduğunu daha doğrusu ne olmadığını anladığımız gün, işte tam o gün; sosyal, hukuk devletine olan hasretimiz bitecektir emin olun.
Bunu gerçekleştiremezsek, bundan sonra yazılacak onuncu yıl marşları, köşe başı milyarderlerin marşları olacak ve bizler eşlik edemeyeceğiz.
03 Ocak 2019
Mordoğan
BİLİM İNSANI 2
Koşun koşun, gelin…. Neler anlatacağım size. Sonra, efendim ben duymadım, ben bilmedim demeyesiniz… Şimdi anlatılacakları vallahi dinlemelisiniz… Olacakları bilmeye ilk ihbar zaten o günler de verilmiş… Ama sinsilerin planını bakan gözler görmemiş, duyan kulaklar işitmemiş. Eh! Tabii, sonrası balyoz (!) gibi beynimize beynimize inmiş.
Hoş bu millet anlatılardan tarihte de ders almaz idi. Anlatıcıyı dinler geçer idi… Karacaoğlanlar’ ı, Ata Korkutları…
Ergenekon destanından ders alsaydık eğer, Ergenekon’ da erittiğimiz demirler birer balyoz olup beynimize beynimize inermiydi azar azar…
Efendim hikaye şöyle başlar… Yıl 1882 midir, bir kaç sene önce ya da sonra mıdır, bu zamanda tiyatroya gönül vermiş bi Güllü Agop peydah olmuştur. Bu Güllü Agop, dönemin sadr-ı azamı Ali Paşa’ nın hayranlığını kazanmış Sultanımız, Efendimiz 2. Abdülhamid Han Hazretleri tarafından pa-yi tahta hem davet buyrulmuş, hem kabul edilmiş… Vazifesi zira, Devlet-i âli Osmaniye’de tiyatro sanatını yaymak imiş. Her ne kadar, sonradan akledip hak yola; islama teveccüh etsede, ermeniyan cemaati Agop Vertevyan efendiyi yalak, müselliman cemaati de adı artık Yakup Efendi olan şahsı dönek addetmişlerdir….
Her neyse efendim ister yalaka olsun ister dönek bu herif İstanbul şehrinde ve Üsküdar yakasında üç yıl içinde Galata, Tophane ve Beyoğlu’nda tiyatrolar kurmuş yetmemiş her yıl Üsküdar’da otuz, Galata ve İstanbul’da elli temsil vermiş, Osmanlı vatandaşı olarak öncelikle Türkçe gösterimlere, Türk seyircisine ve Türk yazarlarına önem verdiği halde ne Türk’e yaranabilmiş, ne Osmanlı vatandaşı olan Ermenilere.
Abonelik yöntemi, bab-ı âliyle işbirliği, gibi çeşitli uygulamalarla halkı tiyatroya çekme yolları ararmış. Eh! serde eskiden kalma gavurluk var ya,
kadın seyircilerden para almamak, onlara kafesli loca yaptırmak gibi yöntemlerle onları da piyeslere çekmeye çalışmış, amma müesellimanlarca çok da hoş karşılanmamış.
Bizim Yakup Efendi elbet bir yandan memlekete sanat saçmaya çalışırken, bir yandan da evlenip çor çocuk sahibi olmuş. Bu izdivacın meyvesi Necip dünyaya gelmiş. Necip de sanatkar. Anne baba sanatkar olunca ne olsun beklersiniz. Elbet evlatta sanatkar.
Necip ünlü bir kemancı…
Klasik Batı Müziğini ve tangoyu tanıtıp, halka sevdirdirmiş bir sanatçı…..
Çok uzatmayayım bir de oğlu olmuş Necip (Aşkın) beyfendinin, zevcesi Emine Nezehat hanımdan, adı da; Yücel Aşkın…
Yücel adını ona, babasının dostu, dönemin maarif vekili, Can Yücel beyfendinin pederleri, Hasan Ali Yücel vermiş. Zaten ölene kadar da Yücel’ i kendi evladı Can Yücel’ den ayrı tutmamış…
Babası gibi bir usta kemancı olma hayyalleri var iken konservatuarı kazanmış amma hocaları onu piyanoya yönlendirmiş. Bu delikanlının gönlünde bir yandan da bilim tahsit etmek var. Bundandır işte konservatuarı bitirir bitirmez İstanbul’a dönmüş. Ziraat fakültesine başlamış. Şimdilerde zootekni denilen evcil hayvanları üretme ve yetiştirme ilerlemiş. Öyle çok çalışmış çabalamış ki memlekete faydalı olabilmek için Van Yüzüncü Yıl Üniversitesinin rektörü olmuş.
Evet buraya kadar anlattıklarım aslında Profesör Doktor Yücel Aşkın hocayı biraz olsun tanıtabilmek içindi.
Şimdi konuşacaklarımız ise, bu gün hepimizin açıkça bildikleri.
Fakat bu tehlike sinyallerine nasıl kulak tıkadıklarımızla ilgili…. Lütfen bundan sonra yazacaklarımı dialektik bir mantıkla süzgeçten geçirin. Yoksa yine iş işten geçtikten sonra vaveyla edeceğiz. Bu alışkanlıktan kurtulmak zorundayız.
Profesör Doktor Yücel Aşkın. Tam anlamıyla bir bilim insanı. İşitsel ve görsel sanatlarlarla yakın ilişki içerinde. İnsanlık tarihini merak eden bir birey. Fakat laboratuvarındaki çalışmalardan kendine zaman ayrıbildiği kadar!!!
1988’de TRT için Köprüçay Belgeseli’ni çekmiş. Bunu, Türkiye Mağaraları, Karanlık Boğaza Doğru, Akdağlar, Elmalı’nın Gizi ve Yahyalı’dan Aladağ’a belgeselleri izlemiş. Bunlar TRT’de yayınlanmış. Türkiye Mağaraları belgeseli ise ödül almış.
Yani mecimekle falan değil, bir yandan üzerinde beyaz önlüğü laboratuarında bilimsel çalışmalarına devam etmiş, diğer yandan da sanat ve doğayla halkının kültürel gelişimi, ülkesinin yurt dışında tanıtımı için çaba harcamış, emek vermiş bir bilim insanından bahsediyoruz.
Bu yazı biraz uzar da canınızı sıkmaya başlarsa lütfen hemen sayfayı değiştirin demeyeceğim size. Sonuna kadar okuyun ki yaşadıklarımız unutmayalım, okullarda çocuklarımızın beyinlerinin yıkanmasını önleyelim ve tekrarının olmaması için bu onurlu insanlardan hayatımıza örnekler sunalım.
Bu rezalet; aslında rezalet için inşaa edilmiş Silivri zindanının da tarihçesi, provası, senaryosudur.
Prof. Dr. Yücel Aşkın o gün bilimsel veya kültürel bir etkinlik için Azerbaycan’ daydı. Davet üzerine gitmişti. Sanki başka gün yok gibi, sınır kapısından geçmesiyle aynı anda okul lojmanındaki evi basıldı, arama başlandı.
Tarih: 15 Temmuz 2005. 13 saatlik aramada 240 parçalık tarihi eser koleksiyonuna el konuldu. Bunların arasında dedesine ait İstiklal Madalyası da var (Ana dedesi!). Bakın şimdi okuyacaklarınız bir gazeteciyle yaptığı röportajdan kendi ifadeleri! ” Van Müze müdürlüğünden izin aldım, 1997 den itibaren kolleksiyona başladım. Van’daki tek kolleksiyonerim. Her yıl eser aldıkça müze müdürlüğüne bildirme zorunluluğum var!!!! Bir ay içerisinde deftere kaydedilmesi kanuni zorunluluk. Yasalarımız eseri; kimden, nerede, hangi bedel karşılığı alındı gibi soruları sormaz.Bunun sebebi tarihi eserlerin memleket dışına götürülmesini engellemek.”
Yani ” Aman kardeşim burada bende kalsın da gerisinden bana ne!” zihniyetidir devletimizin ki… Devam edelim röportajıokumaya.
“Hepsi deftere kayıtlı. 2 Temmuz günü satın aldığım eserleri müze müdürlüğüne telefon ederek bildirdim. Gelip kayda geçirmelerini, sürenin 2 Ağustos dolacağını söyledim. Ancak müze kazılar nediyle yoğundu. Müze müdürü, “Hocam çok yoğunuz, siz Azerbaycan’ a gidin gelin kaydedelim”dedi.
Ayın 15′ inde poli, ihale olayıyla ilgili belge için biz Azerbaycan’da iken lojmanımı basıyor. Sonradan anlaşıldı ki, bu ihalenin belgeleri üniversite, Devlet Planlama Teşkilatı, Maliye, gümrükler, YÖK ve Hazine’ de mevcut! On üç saat arama yapıyorlar
Evde yardımcılarım var, kütüphaneler dökülüyor, bir şey bulunamayınca bir polis, ‘Müzeye benziyor burası, ne biçim ev?’diyor ve bir yere telefon ediyor. Telefondaki ‘Topla gel’ onları diyor, hemen mahkeme kararı çıkarıyorlar. Yani suç arıyorlar. Müze müdürü de orada, ‘Mühürleyelim, hoca gelsin’ diyor,‘Olmaz’ diyorlar.
Bülent Ecevit ve devletin en üst kademesi o koleksiyonu gördü. Türkiye’nin ilk büyük Urartu sergisinde koleksiyonum sergilendi, teşekkür edildi. Oktay Belli, en önemli Urartu uzmanlarından biridir. ‘Urartu Takıları’ adıyla kitap yayınladı, koleksiyonumdan yararlandı. Gizli kapaklı bir iş değil…
Polis kasanın önüne geliyor, basın da hazır, fotoğraf çekilecek, kasanın kapısı açılıyor, bir tane ayakkabı kutusu. Ayakkabı kutusunun içinde de iki cumhuriyet altını ve birkaç tespih…
El konulanlar arasında eşimin babasına Atatürk’ün 1937’de bizzat taktığı ‘Ege Manevrası’ madalyası da var. Paşabahçe’den aldığım camlar, metal yağdanlıklar, aileme ait takılar var.
Ferhat Sarıkaya idi savcı, tutuklanmamı istedi. Sorulan sorular, ne yapacaklarını belli ediyordu. Avukatım rahmetli Teoman Evren. Dedim ki ‘Bunlar beni tutuklayacak’. ‘Nereden çıkarıyorsunuz, eğer hukuk adamıysam bu yasal olarak mümkün değil’ dedi, ‘Görürüz’ dedim. Sonra yargıca çıktık, iki soru sordu, döndü, ‘Yaz’ dedi, ‘Tutuklanmasına’. Teoman bey bembeyaz oldu, çıkınca ben yatıştırmaya çalıştım. ‘Nasıl olur?’ diyor. ‘Bu hukuki değil, siyasi bir dava’ dedim. 14 Ekim’de tutuklandım, 15 Aralık’taki duruşmaya ambulansla geldim, tekerlekli sandalyedeyim. Bir takıda 180 boncuk var, tek tek saymışlar, ‘bin küsür tane tarihi eser’ diye çıktı basında. Hepsi birkaç kolye. Polis ‘Trilyonlarca lira değerinde’ diyor, kaç müze gezmişse. Bilirkişi 70 bin lira değer tespiti yapmış. Şahitler de dinlendi. Savcı beraat istedi. Mahkeme ‘Atılı suçları işlediğine dair hiçbir belge yok, şahitlerle sabit’ diyerek tek celsede beraatıma karar verdi. ‘İş bitti’ diye bakıyoruz, başsavcı ‘Kamuyu temsilen duruşmada kimse yoktu’ diye itiraz etti. 3,5 yıl sonra usulden bozdu. Asıl korkuncu, eserlerin her birini ‘ne zaman, kimden aldığı ve belgeleri’ diyerek yasada olmayan şeyi istiyor.
‘Evinin deposunda bin şişe Petrus şarabı var’ diye yazdı Vakit. Polis geofit denilen, toprak dolu plastik su bidonlarındaki yumrulu bitkileri buluyor, ihbar ettikleri Petrus bu!
Neden hedef oldum? Taşrada üniversiteler içlerine kapalı, ne ulusal, ne uluslararası ilişkileri var. Dünyası Van’da başlayıp Tatvan’da bitiyorsa üniversite olamaz. Daha fazla bilimsel araştırma yapması, dersleri daha düzgün yürütmesi gerekti kadroların.
Bir ülke eğer bilgi üretemiyorsa teknoloji üretemez, kendi sonunu hazırlar. Fatih, İstanbul’u sadece moral gücüyle değil topları daha iyi olduğu için almıştır.”
Yücel Hoca neden hedef olduğunu bir bilim adamına yakışacak alçak gönüllükle bu şekilde açıklıyor. Fakat bana göre durum biraz daha farklı.
Türkiye’nin en doğusunda gözlerden uzak bir şehrinin, gözlerden uzak bir üniversitesi FETÖ ve FETÖ işbirlikçileri için sonradan kalkışacakları hamleleri deneyebilmek adına en uygun koşulları sağlıyordu.
O tarihe kadar yıllarca çalışıp hazırlandılar. Hain emellerini gerçekleştirebilmek için bir nakkaş titizliği ile zehir kusan ağlarını ördüler. Şimdi artık harekete geçme zamanıydı.
O gün, bu operasyonla, emniyet ve yargıya yerleştirdikleri militanlarının yeteneklerini ortaya koyma ve sonucu değerlendirme vakti gelmişti.
Senaryo mükemmeldi. Aynı iftira dosyasının içerisine adı konan Genel Sekreter Yardımcısı Enver Arpalı’ nın, bu iftirayı onuruna yediremeyip intihar etmesinin dışında ters giden hiç bir şey olmamıştı. Medyada ki militanları da üstüne düşeni yapıp bu intiharın addedilen suçları kabul etmek olduğunu yazdılar.
Bu başarılarından sonra artık esas amaçları için harekete geçme zamanı gelmişti. Balyoz, Ergenekon, Casusluk ve Fuhuş çeteleri adı altında davalar birbirini izledi. Devleti ele geçirmelerinin önünde kimi engel olarak gördülerse, kimi ayak bağı olarak düşündülerse sahte deliller üreterek tutukladılar, yollarını açtılar. Ordunun içinde kendilerince mıntıka temizliği yaptılar.
Hayatlarını kız çocuklarının eğitimine adamış Profesör Doktor Türkan Saylan gibi bilim insanlarını zindanlara attılar. Gördüğü kemoterapi sebebiyle saçları dökülmüştü. Bu sebeple bandana bağlamıştı başına. Onunla bile, “Başörtüsü düşmanı, Allah başörtüsü takmak zorunda bıraktı” diye dalga geçtiler nefret kusan gazetelerinde.
Yüzyirmi milyon sayfalık iddianame dosyası hazırladılar.
Yandaş medya her gün TSK için, hırsız, tecavüzcü, din, düşmanı, şovanist, geri zekalı, beceriksiz… diye hakaret dolu manşetler atıyordu.
Her sabah uyandığımızda memleketin dört bir yanında yapılan kazılarda toprak altına saklanmış cephaneleri izliyorduk televizyonların yandaş kanalizasyonlarında.
Evde TRT haberi izlerken tutklandıklarını öğrendi gazeteciler canlı yayınlarda.
Bunların hepsi gözümüzün önünde, göz göre göre yapıldı.
Söylemek istediğim şu; Hukuk bilimini ayaklar altına alarak yapacakları rezaletin provasını, bir bilim adamının üzerinde deneme yaparak geliştirdiler.
Enerjiden, zekadan, ne istediğini bilememeden, bilimsel bakış açısından yoksun ve en önemlisi olayları yönetecek diyalektik bir mantığı içine sindiremiş bir toplum olduğumuz için yaşadık bunları.
Şimdi, bu gün her yerde; “Hoşgeldin 2019” yazıları, tivitleri, mesajları alıyorum.
Hoş bulmak şöyle dursun, bıraktığım gibi bulmaya razıyım artık yeni yılı.
NARKİSSOS
Normalde ilk defa tanıştığınız ve beden, özellikle de ruh sağlığı yerinde olan kişilerin korkulacak bir yanları yoktur. Fakat bir sosyopat sizin sempatinizi kazanmaya başlamış, ve kendinizi size ve başkalarına zarar veren birine acırken bulursanız artık bir şeylerin yanlış gittiğini belirten alarm zilleri çalıyor demektir.
Psikolog ve psikiyatrlar bu tür kişilerin belli başlı özelliklerinden en belirgin olanın, geçmişte yaşadıkları sorunlardan keyif alması olduğunu söylüyorlar. Yaşamları boyunca yaşadıkları sorunlar ve kötü ilişkilerden çok sık bahsettiklerini ve bu yolla sempatinizi kazanma yetenekleri olduğunu belirtiyorlar.
Çünkü karşılarındaki kişilerin empati kurma yeteneklerinin farkındalar. Kendi hayatları ile ilgili detayları sizinle paylaştıklarında aranızda bir bağ oluşturacakları konusunda çok emidirler.
Dr. Stephanie Sarkis’e göre manipülasyon, kişiler üzerinde güç kazanmak için kullandıkları en yaygın yöntem. Bu durum kişileri kurban haline getirir. Gerçekleri ve gerçeklikleri sorgulamak zorunda bırakılır. Fakat etkisi altına girdiği kişinin gerçekleri midir sorguladığı yoksa gerçek gerçekler midir? Yol ayrımı konumuna düşmenize sebep olur.
Manüpilasyonun bir çok farklı evresi olduğundan bahsedebiliriz. Yine Sarkis’e göre manüpilasyon zamanla artarak geliştiğinden buna maruz kalan kişilerin çok geç olmadan bunu anlamaları beklenemez. Çünkü çok küçük bir yalanla başlayarak çığ gibi büyüye bilir.
Doğru olmadığını çok iyi bildiğiniz şeyler yüzünüze söylenebilir. Bu durumu sorguladığınız anda inanılmaz şiddette tepkilerle karşılaşmanız söz konusudur. Zaten yaptıklarını ve söylediklerini reddedeceklerdir.
Bu kişiler zaman zaman karşısındakini aşağılar, dikkat çekmek için anlam veremediğiniz davranışlarda bulunur, hatta bir süre ortadan kaybolurlar. Yaptıkları suçları sizin üzerinize atarlar. Her zaman haklı, her zaman mağdur olan kendileridir. Ve bütün sorumluluğun kendinizde olduğuna öyle bir inandırılırsınız ki, artık kendinizi suçlamaya başlarsınız.
Karşınızdaki insanın bir sosyopat olduğunu anladığınızda onunla ilişkinizi sonlandırırsınız. Ancak o bir gün bunu yapacağınızı bildiği için, o an gelmeden çok önce hazırlıklarını yapmaya başlamıştır. Bu aşamada değersizleştirme, itibarsızlaştırma ve dışlama ile karşı karşıya kalırsınız. En yakın arkadaşlarınızı hatta aile bireylerinizi bile kendisine destek olarak kendi saflarına çekebilirler. Artık kimsenin sizi dinlemediğini görürsünüz. Çünkü onları maniple etmiş ve mükemmel bir karalama kampanyası başlatmıştır.
Genellikle terk edilme korkuları vardır. Ve siz onları terk etseniz bile mutlaka geri gelip sizi etkilemeye çalışacaklardır. Terk edilmekten korkarlar, çünkü terk edilirlerse kontrol elinden gider. Kontrolü kaybetmek onlar için yaşamlarını kaybetmekle aynı şeydir.
Yaptıkları hatayı anladıklarını söyleyerek asla bir daha olmayacağı vaadinde bulunurlar. Ancak mutlaka ve defalarca aynı şeyler tekrar edecektir.
Yukarıda anlattıklarım narsist kişilik bozukluğu yaşayan sosyopat bireylerin, uzmanlarca bilimsel çalışmalar ışığında ortaya koydukları verilerden ibaret.
Diyeceksiniz ki şimdi;” İyi de bize ne anlatıyorsun birader bunları?”
Sadece merak ettim yakın çevrenizde, ailenizde, okulunuzda, iş yerinizde, önünüzde arkanızda, başınızda bu sosyopatolojik özellikleri taşıyan kimse var mı diye.
Bu arada konumuzla yakından uzaktan alakası yok ama; Bu gün Gözcü Gazetesi’nde okudum, Halk tivi ve Foks tiviye kesilen yayın durdurma ve idari para cezalarının yanında Fatih Portakal’ a da “suç işlemeyi alenen tahrik” ten soruşturma açılmış.
Müjdat Gezen’ de Hollanda’ da kemoterapi gören kızını ziyarete gidemiyormuş.
Hemen fesatlık yapmayın, ortada psikolojik işkence falan yok. Cumhurbaşkanına hakaret iddiasıyla hakkında soruşturma ve yurt dışına çıkış yasağı var. O sebeple gidemiyor.
Neyse biz konumuza dönelim. Eğer tanıdığınız, narsist kişilik bozukluğu yaşayan biri varsa, mümkün olan en kısa sürede bu ilişkiyi sonlandırın.
Albert Einstein’in dediği gibi; “Problemleri, onları üreten kafalarla çözemeyiz.”
28 Aralık 2018
Mordoğan
BİLİM İNSANI
Ankara’nın buz gibi havası yetmezmiş gibi üstüne bir de bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu o sabah. O günlerde otobüs durakları şimdiki gibi yarı kapalı değildi. Sadece bir kaç merkez durakta, ince saçtan yapılmış kulübeler vardı. Diğer duraklar ise elektrik direklerine asılı küçük bir tabeladan ibaretti.
Koltuğunun altına sıkıştırdığı birkaç kitap ve defteri yağmurdan sakınmaya çalışan genç, bir yandan da olduğu yerde hopluyor zıplıyor, arada sırada avuçlarına hohlayarak ellerini ısıtmaya çalışıyordu. Anısını anlatırken pek bahsetmedi ama büyük ihtimalle, geciken otobüse içinden sövüyordu.
Bu sırada, sürücüsü dal gibi uzun boylu, eskilerin “erdal” diye tabir ettikleri türden bir adam olan Kartal marka siyah arabasıyla gencin önünde durdu. Arabanın camını açmak için sağa doğru eğildi. Camı yarıladıktan sonra gence nereye gideceğini sordu.
” O.D.T.Ü kampüsüne gideceğim amca otobüs bekliyorum, bir şeye mi ihtiyacınız var?” diye yanıtladı delikanlı.
Adam bir kez daha sağa hamle yaparak arabanın kapısı açtı ve sürücü koltuğunda doğrulurken, “Bin hadi, ben de oraya gidiyorum, bekleme bu yağmurda.” dedi.
Yolda, hangi bölümde okuduğu, derslerinin nasıl gittiği gibi, yaşlıların gençlere sorduğu sıkıcı sorulara maruz kalsa da bu soğukta otobüs beklemek zorunda kalmadığı için çok mutluydu genç.
Delikanlı ne kadar ısrar etse de kampüste gitmesi gereken noktaya kadar bıraktı adam genci. Delikanlı bin bir teşekkürden sonra koşarak amfilere yöneldi.
5 ya da 6 Mart 1971 di sanırım tarih. Şu meşhur O.D.T.Ü’ye polis baskının yapıldığı akşam. Delikanlı karakolun önünde, göz altına alınmış olan arkadaşlarından haber bekliyordu bir grup öğrenciyle. Sonra elinde bir kaç poşet dolusu ekmekle dal gibi uzun boylu bir adam, siyah bir kartal arabadan indi. Delikanlı hemen tanıdı, kendisini geçen günlerde o soğukta arabasına alan bu erdalı.
Daha üst sınıflardan olanlar etrafını sardılar adamın. Bir kaçı elinden ekmek torbalarını kaptıkları gibi karakola koştu, nezaretteki arkadaşlarına ulaştırılmak üzere bir polis memuruna teslim ettiler. Çok farklıdır o yaşlarda arkadaşlıklar, dostluklar, kardeşlikler.
Daha geçim sıkıntısı, hayatın stresi başlamamıştır çünkü.
Gerginlik onun gelişiyle bir anda yumuşamış, gençlerin pek çoğu ferahlamış, bu destek karşısında duygulananlar olmuştu.
Delikanlı neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Karakol amiri de kapıya çıktı, koşar adım adamın yanına gitti . Adam çocuklar hakkında bilgi alırken, karakol amirinin ağzından çıkan her kelimeyi son derece dikkatle dinliyordu. O denli dikkat kesilmişti ki; atom fiziği üstüne konferans dinliyor sanabilirdiniz. Komiserin sözü bittikten sonra ona kibarca teşekkür etti. Önceden tanıdığı belli olan öğrencilerden birinin eline bir kağıt parçası bir de ankesörlü telefon jetonu tutuşturdu. “Beklenmedik bir şey olursa saat kaç olursa olsun lütfen beni bu numaradan arayınız.” dedikten sonra hepsini gülümsemeye çalışarak selamladı ve endişeli, ürkek adımlarla aracına yöneldi. Siyah kartalına binip uzaklaştı.
Üzerindeki şaşkınlığı biraz olsun attıktan sonra üst sınıflardan birinin yanına gitti delikanlı. “Kim bu amca?” diye sordu. “Daha önce de beni arabasına alıp, okulun içine kadar bırakmıştı.”
Soruya muhattap olan öğrenci, arkadaşını tepeden tırnağa süzdükten sonra,”Amca mı?!… Sen tanımıyor musun gerçekten bu amcayı(!)” diye yanıtladı kinayeli bir şekilde. Ve devam etti konuşmasına, “Aslanım bizim okulun rektörü o amca, Profesör Doktor Erdal İnönü, hani şu İsmet Paşa’nın oğlu olan, sen hangi dünyada yaşıyorsun?”
Buraya kadar okuduklarınız çok yıllar önce okuduğum bir yazıdan aklımda kalanlar. Daha doğrusu aklımdan çıkmayanlar.
Gençler için biraz kim olduğundan bahsetmek istiyorum rahmetli Erdal İnönü’nün;
California Teknoloji Enstitüsü’nde lisans üstü öğrenimi yapmış, yüksek lisans ve doktora derecelerini almış, Teorik fizik alanında araştırmalar yapmış, 1957-1960 yılları arasında Amerika’da “Atom Enerjisinden Yararlanma” programı içinde çeşitli üniversite ve araştırma enstitülerinde araştırmalar yapmış, 1964 – 1974 tarihleri arasında Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde Fizik Profesörü olarak çalışmış, ODTÜ’de öğretim üyeliği görevinin yanı sıra araştırma ve yönetim görevleri de yapmış, Teorik Fizik Bölümü Başkanlığı, Fen Edebiyat Fakültesi Dekanlığı, Üniversite Rektörlüğünde bulunmuş, 1974’te İstanbul Boğaziçi Üniversitesine geçmiş, 1974-1983 yılları arasında fizik profesörlüğünün yanı sıra 6 yıl kadar da Temel Bilimler Fakültesi Dekanı olarak görev yapmış, Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumunun kuruluşuna katkıda bulunmuş, ve TÜBİTAK Temel Araştırmalar Enstitüsü’nde kurucu müdürlük görevini yürütmüş,
Aynı zamanda NATO Fen Komitesi’nde çalışmış ve UNESCO Yürütme Kurulunda görev almış 1983 yılında siyasete atılmış, Sosyal Demokrasi Partisi’nin (SODEP) kurucu Genel Başkanı olmuş, SODEP ile Halkçı Partinin Birleşmesi sonucu kurulan SHP’nin ilk olağanüstü kurultayında SHP Genel Başkanı seçilmiş, 1991 Genel seçimlerinden sonra Doğru Yol Partisi ile SHP’nin kurduğu koalisyon hükümetinde Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı olarak görev üstlenmiş ve 1993 yılına kadar bu görevini sürdürmüş, bir süre de Dış İşleri Bakanı olarak görev yapmış.
Siyaset hayatından çekildikten sonra, isteseydi eski bir başbakan yardımcısı ve bakan olarak devletin tüm imkanlarını kullanmaya devam edebilecek iken, biz onu 25 Eylül 1996 günü gazetelerin manşetlerinde, ticari bir taksiden inerken yayınlanan fotoğrafıyla hatırlıyoruz.


Eminim ODTÜ mezunlarının her biri kaç yaşında olurlarsa olsunlar mezuniyetleri söz konusu olunca biraz da olsa kibir yapıyorlardır.
Ama içlerinden diplomasında, Profesör Doktor Erdal İnönü imzası olanlar, sonraki mezunlara karşı daha da bir kibirlidir. Eminim…
Şu günlere bak, bir tarafta binlerce kişinin üniversite diplomasında imzası olan bir bilim ve devlet adamı, bir tarafta diploması var mı yok mu belli olmayan bir…. Neyse konuyu dağıtmayayım.
Şimdi size başka bir rektörden bahsetmek istiyorum. 108 devlet üniversitesinin içerisinde başarı sıralaması 90′ ıncı olan Siirt Üniversitesi Rektörü Murat Erman.
13 Kasım 2018 tarihinde sayın hocamızın 28 ay için makam aracı olarak kullanması amacıyla ihaleye çıkıldı. İhalede araçta olması gereken şartlardan bir kısmını sizlerle paylaşıyorum.
- Makam aracının sürücü, ön yolcu, yan ve perde hava yastıklı
- Dinamik süspansiyonlu
- Uzaktan kumandalı merkezi kilit sistemi
- İmmobilizer ve start-stop sistemi
- Enerji geri kazanım sistemi
- Hız sabitleme sistemi
- Verimlilik modülü
- Elektromekanik direksiyon
- Uydu telefonu ve bulütut bağlantısı
- Deluks çift bölgeli tam otomatik klimalı
- 4 kol tasarımlı çok fonksiyonlu deri direksiyon
- Ön ve arka park mesafe ölçer park sensörlü
- Elektromekanik park frenli
- Elektrikli ısıtmalı ve katlanabilir yan aynalı olması.
Ayrıca; 28 aylığına kiralanacak araç için sürücü bilgilendirme sistemli, yol bilgisayarlı, Türkçe navigasyonlu, ısıtmalı koltuklu, uzunluğu 4 bin 932 mm., genişliği bin 874 mm, yüksekliği bin 455 mm, ağırlığı bin 660 kg, azami hızı 232 km/saat, hızlanması da, 0-100 km/saat 8.2 saniye olacak.
Bu milimetrik ve nokta bilmem kaç saniye hız gibi detaylar bana şu marka araba lazım diyememenin sonucudur. İhaleye çıkacaklar markayı çakozladı falan diye düşünüyorsunuz değil mi? Düşünürsünüz tabii, içiniz fesat sizin.
Hiç kızmayın, bence hakkı. Adam, Van ilinin ekolojik koşullarında mercimeğin (gerçi öyle patadanak “Mercimek” demek hiç bilimsel olmadı! Lens culinaris Medic diyelim de biraz bilimsellik katalım.) fenolojik ve morfolojik özellikleri üzerinde araştırmalar yapmış. Tek özelliği badem bıyığı değil yani.
O binmeyecek de bu makam aracına, kıcı kırık bezelyelerle deneyler yaparak bu gün genetik biliminin babası olarak tarihe geçen rahip Gregor Johann Mendel mi binecek.
Erdal İnönü mü? Ha… O rektörken banka borcu yüzünden arabası icra yoluyla haczedildiği için hep taksiye binmek zorunda kaldı.
27 Aralık 2018
Mordoğan
METİN OLMAK GEREK
Hele bi dinleyin, koşun… Neler oldu, neler oluyor, neler olacak….
Anlatıcı keşke götürebilse bizi, anlatmasıyla meselenin geçtiği yere…
Alllaalllaaaah, Ya Hu! Bu tellallar nerede? Neden duyurmazlar vatandaşa…. Gerçi tellal ya bunlar. Aklı hür mü sanki?! Zaten duyuracakları, kendilerine emredilenlerdir ancak…. Yoksa keseleri nasıl dolacak!
Neyse…. Olmadı siz gözünüzde canlandırın. Zaten herkes sadece izliyor olanları.
Memleket memleket değil sanki piyes sahnesi.
Millet koklayaydı sahnenin eskimiş, köhne ahşap zemininin, perdeye sinen tozun kokusunu. Belki de gerçekten anlayacaktı bu olanların anlamını.
Aslında o gece her şey her zamanki gibiydi… Bütün millet televizyona kilitliydi. Amanın aman ne yarışmalar. Hele bir kanal vardı yeminle olamaz böyle saçmalıklar. Sunmuş yirmi yıllık filmi, kim izlerse bana ne. Amma tarihi değiştirebilir o buz dağını da gizlese. O güne kadar neler sansürledi! Ne rezillikleri sundu, mutluluğa devşirdi.
Amma sanat ve sanatçı gerçekte öyle değil. Sanatın doğasına aykırı rezaleti gizlemek. Sanatçı hataları görecek, gördüğünü diyecek?
Hicvedecek ya Hu! Hicvedecek….
Anlayabilen anlayacak. Anlamayan alıncak.
Tarihte sanatçı taşlamasaydı hükümdarı, herif sanırdı ki; her yaptığı onaylı. Ondandır hüküm sahiplerinin tiyatro sahnelerini doldurmaları. Allah’tan sanatçı, locada gördüklerini yalamadı. Gerçi yalasaydı zaten, denebilir miydi “bu adam sanatçı.”
Bir omzu yıldızlı vardı. Hayatı boyunca işi emir almak emir vermek idi. O gün kimden aldı emri, üstünde düşünmek gerek. Bulutsuz yıldızlı bir geceden uyandığında millet, değişmişti memleket.
Uzatmayalım biz lafı.
Bu omzu yıldızlı geçti oturdu makamına. Astığı astık, kestiği kestik…. Eli yüzü kan içinde, sıcacık. Aldığı emre göre mükteza; temizlik.
Hem de öyle böyle değil… Yaşı tutmayanlar bile bir gecede büyüdü, darağacına çekildi.
Sene: 1980 miydi neydi…
Adama; “Yapma!” demek ne mümkün? Vallahi yapıştırır bir yafta, hakimler zaten onunla aynı safta, son nefesi alırsın darağacında.
O günlerde bile sanatçılar, konuşmaktan, yazmaktan, çizmekten,uyarmaktan dur olmadılar.
Omzu yıldızlı, bu duruma kudurdu kudurmasına da, o bile
o bile ilişmedi bunlara.
Çünkü sanatçı bilinmezden değil, bilakis halkından emir alan kişi, vazifeye gözü kapalı atılan kişi, halkından aldığı emirleri yine halkı için yerine getirirdi. Susmadı, istese de susamazdı. Anlattı omzu kalabalıklara, kalabalıkların istediği kenanı. Kenan: yani vaad edilen memleketti anlamı!
Sanatçı, bu omzu yıldızlıların karşısında hep Metin durdu. Levent bir denizci gibi, dalgalarla alay ederek Zeki’ce, Müjdat etmek istedi halkına gönlünce.
Tabi o zamanlar bu günkü gibi sarmamış memleketi cehalet. Millette yine az da olsa var fikir feraset. Yoksa sanatçı, yazdıklarını yedirse, tiyatroyu süpürtse, bomboş bakan bir zümreye anlatılanlar, anca hikaye.
Dedim ya o günlerde cahalet daha kol gezmiyordu ülkede. Sarmaşık gibi sarmasa idi bu rezalet dört bir yanı, bu gün ne işi olacaktı sanatçıların adliyede!
Korku imparatorlukları kurmak etmedi kimseye fayda. Ondandır zalimlerin şimdi ettikleri bu yaygara.
Aslında maksatları belli; kışkırtmaktır milleti. Eğer çıkarta bilirse yeni bir kargaşa. Bir kaç sene daha sürebilir bu şaşaa…
Her ne söylerse söylesin ve ne yaparsa yapsın bence, metin olmak gerek zekice. Biliyor ki eğer karıştıramazsa ortalığı, kendi elleriyle kurduğu kendi imparatorluğu yine kendi elleriyle yıkılacak.
Hele siz sabredin. Çayınızı kahvenizi için ve seyredin. Okulunuza gidin, işinize gidin evinize dönün. Kendi kendine hırslandıkça hırslanacak. Hırslandıkça batacak.
Sabredin, elbet vardır bu işin sonun da bir müjdat.
25 Aralık 2018 Mordoğan
KILIKSIZ
Şimdi okuyacaklarınızı, çok aşağılarda,yüzeyde bir yerlerde, belki de daha derinlerde yaşayan, ancak işitebilen kulakların duyacaklarıdır. Zaten işitebilenler için esrarlı şeyler yoktur, çünkü bunu işitebilenler asla dinlemek için kulak kesilmezler. Onlar zaten doğduklarında da bu yetiye sahiptirler. İşitmek için çaba sarf edenler ise duyarlar, duyduklarından keyif alırlar,her yerde anlatırlar ancak; asla ders alamazlar. Alsalar da yaşamlarına uyarlamazlar. Bu öykünün hiç bir zaman hiç bir yerinde kendilerine yer bulamazlar. Sadece bulduk sanır bu tür budalalar. Aslında o kadar çiğdirler ki, kalenderhanede yerleri yoktur. Eğlenmek için belki de başka yerlere gitmelidirler.
Doğuştan yeti sahipleriyse kendilerinden bahsedildiğini anlamazlar. Duyduklarına inanamaz, kendi yaşamlarına kızar kıskanırlar. Duyduklarında ders alınacak öğüt ararlar. Oysa anlatıların kahranlarıdırlar.
Çünkü; kuş uçar. Böyle bir yeteneği vardır. Kendine “Ben bugün uçmayacağım, yürüyeceğim.” demez.
İnsan akleder, aklı vardır. Ama bu yeteneğini kullanmaz.
Akıl=İp….
İpi tutan, onu kavrayan boğulmaz!
Kalender, çok genç ama akıllı. Yüzeyin çok altında Kalender. Neler işitti. Kendine ne öğütler aradı. İşittiklerinden sebep yerin altında ezildi. Çok çırpındı. Bu sebeple kulaklarınızı açın, ve işitin. Aslında Kalender’in ihtiyacı değil bu. İyi dinleyin ki, işitebilesiniz. Duyduklarınızdan öğüt aldığınız sanarsanız bırakın, çünkü asla alamazsınız!.Ama öğüt ararsanız, sanırım siz Kalender’siniz.
Kalender olmadan girilmez kalenderhaneye.
Şöyle dedi Hayyam ruba-i sinde: “Çünkü bu yol kendini yenmişlerin yolu.” Başka yüreklere dokunanla dolu. Kıçında çulu, boynunda kaşkolu cebinde yoksa da parası pulu, çaresizler için; avradından yemeni, evinden somunu, komşudan odunu…. Vel-hasıl yüreğinden geleni, ömründen yeteni bölüp, dulun avradına yazmayı, yetime sarmayı, garibana kömürü bulanların, aşığa da çeyizi düzenlerin yolu.
Kalenderhanede işittiklerine içerlendi Kalender. “Nasıl oldu” dedi “duyamadım sessiz çığlıkları. Oysa o sokakları hiç ihmal etmedim, kalenderhaneye gelirken hep anı yolu izledim, bu kış kıyamette kükürt tütmeyen baca gözledim,hatta bi keresinde; ben geçince ürümeyen iti bile izledim!” İçerlendikçe dem aldı küfeden. O dem aldıkça sarsıldı meyhanedekiler. Herkes bilirdi ki; kimse aşık atamazdı genç Kalenderle.
Bodur oturakta, buğulu nazarla içi dem dolu karafakla ona dertlenenler oldu. Çünkü mekanda herkes bilirdi ki, kimse işitmekte hiç bir zaman Kalender olamadı, onunla aşık atamadı, yarışamadı… Oysa işitmek doğuştan onlarda. Nasıl ki Kalender de, aynı yeti aslında onlarda!
İçlerinden, saçı sakalı kar kişi, yüzü gözü kırışmış biri, tam bir ehl-i fani, koyarken masaya kadehini, önce bir iç geçirdi, sonra pos bıyığını yumruğuyla temizledi ardından iç geçirdi: “Vre” dedi, “Şuna, bu meseleleri işittirmeyin demedim mi! Sanki siz hiç yaşamadınız bu çağları, değil mi? Hangimiz içerlemezdik bu yaşta sanki. Çağırın gelsin meclise, şu hergeleyi.”
Meclisin en küçüğü; küçük dediğime bakmayın yine alnı kırışığı, şakağı yeni yeni ağarmışı, sağ elini meclisi selamak için göğsüne götürdü, inceden boynunu büktü, sol eliyle iskemlesini dürttü, aldığı vazifeyi yerine koymaya düştü.
Kalender’in sofrasına vardı, oturmağa müsade aldı. Kısa bir hasbihâlden sonra deyiverdi neden geldiğini.
Kalender bir o masaya baktı bir kendi sofrasına, bir yandan da kulağı yatsı ezanında. Öyle ya evde anası bekler, o avludan girmeden kendi ölse yatmaz, bahçedeki sefil iti zaten günahtır diye bağlamaz. Amma Kalender döndüğünde haneye, onu sıkı sıkıya yorgana sarıp tesbihine, öte yandan Kur’an ına dönecek yüzünü. Tesbih öyle tesbih değil! Doksandokuz tane falan. Tam binlik hele…
El avuç açar,yalvarır, sanki muhiti bir kendi bilir de haberi Rabbine salır. Hal bu ki koca tanrı değil mi, her şeyi bilmez mi? Gülünesi değil mi?
O görmez gibi, fakir fukara için yalvarır garip anası.
Aklına gelince bunlar, tebessüm etti Kalender. Meyhaneciye; “Hesabımı ayrı tut!” der gibi işaret ettikten sonra delikanlı, sağ elini göğsüne götürüp, hafif bel eğerek selam verdi misafirine doğrulurken, sol eliyle de iskemlesini iterek.
Meyhaneci sıcacık kestaneleri ellleri yana yana, parmaklarına üfleye üfleye soydu. Getirdi sofraya. Saçı sakalı kar kişiler dem alırken aslan sütünden, Kalender’i süzdüler, güldüler inceden.
Üstü başı kendileri gibi kılıksız bu delikanlı… Sonun da o da alacak muradı.
Hepsi buna inandı.
Hepsi aynı çağı yaşadı….
“Evlat” diyerek başladı söze biri, ” Hal olur evvel Allah, her sıkıntı. Bak birlik olduk, dirlik doğdu, Nedendir bu halların?”
Bir diğeri gülümsedi bıyık altından, döndü Kalender’in nasihatcisine; “Bre” dedi,” Koca pezevenk, bilmedim mi ben seni, ha! neydi o yaşlarda senin halların?”
“De yörüğüün be köpeoğulları, sanki vardı birbirinizden bi farkınız.” dedi bir diğeri.
Dalga geçti mecliste her kes, bu Çukurovalı ile. Aksanından sebep. En çok ta Çukurovalı güldü. O da; Egelileri hoş görerek.
Ama doğru dediler. Kalender kendine gelmese sanki kalender mi olabilir di?
Meyhane bu! Herkes gelir. Meyhaneye herkes girer.
Çalgıcısı, çengicisi, iti uğursuzu, beyfendisi, hanfendisi… Meyhane be bre, isteyen gelir. Onlar da dem alır.
Ya kalenderhaneye?
Buraya girmek için önce kendine gelmen gerek.
24/12/2018 MORDOĞAN
YİTİK MEMLEKET
Bu öykü, hayatla ölüm arasında bir yerde, kayıp ülkede geçen rüyanın hikayesidir. Hikayenin tümü bir andır, an orada tek zamandır. Kahramanı merak ediyorsanız, kahramanlar buraya yakışmaz, yitik memlekette kahramanlıktan söz olmaz. Kazandığını ya da kaybettiğini düşünenler buraya uğramaz. Yitik memlekette olup biteni teker teker anlatmak da hiç bir zaman işe yaramaz. Bu sebeple gözlerinizi kapatın, yüreğinizle bakın. Yüreğinizle bakın ki, anlayabilesiniz. Anlamazsanız da bırakın rüzgar içinizi ürpertsin. Çünkü bu; aynı zamanda sizin hikayeniz.
Her şey, her zamanki gibi normaldi. Gidişler, gelişler, soluklanmalar, sorumluluklar, mutluluklar, zayıflıklar, savunuşlar, buruk sevinçler… Okyanusta bir fındık kabuğu.
Arayış yerini kabullenişe bıraktı. Zaman zaman kulağına küçük bir serçenin özgürlük türküleri çalınacak artık sadece…
Yalnızlık, ama saf ve gerçek yalnızlık katlanılacak bir şey değildir insanlar için. Zaman uzadı mı o bırakmaz bu defa insanı.
O gün ne göreceğini önceden bilemezdi, hep yanında olup göremediğini. Bilinmez bazen neden görüverir insan. Kendi mi yapar, sihir mi vardır yoksa gereken tüm koşullar bir anda bir araya mı geliverir, bilinmez.O gün özel bir gün değildi.En azından o büyük kapıyı geçtiği bilinmeyen ana dek. Her şey bir önceki günkü yerindeyken dilsiz bir el dokundu yüreğine. Bu dokunuş bütün anıları çağırdı, sarsıldı farkında olmadan. O gün yanlızlığını hissetmedi aslında, ama bunu farkedemedi.
Bir başka sabaha uyandı, şafak vakti
Kalbinde isimsiz bir çığlık vardı, martılarınkini andıran. Işığa baktı ama göremedi. Sadece sesi duydu çağıran. Çağıran eldi, dokunan.
Fazla söze ne gerek? Bıraktı kendini. Görmek istediğinin artık ne olduğunu biliyordu, görmeyi uzun zamandır ne için reddettiğini.
Yolculuk şimdilik buraya kadar, çünkü; yol bu kadar. Varışlar kutlama gerektirmez… İlle de yeni bir başlangıç gerektirmez, her son yeni bir arayış gerektirmez.
Dedim ya yolumuz şimdilik buraya kadar. Unutmayın, burası sadece bir durak. Varılacak yer hep uzak, zemin hep kaygan, duygular tuzak. Koca bir yaşam, bittiğinde sadece bir an! O an aklındaki sevgi dolu gözler, dokunan sıcak bir el yaşamın tüm anlamı.
Hikaye başladı mı bitti mi kaygısı duyuyorsanız bunu ancak kendiniz yanıtlayabilirsiniz. Çünkü herkesin hikayesi farklı zamanda başlar, farklı zamanda biter. Ama mutlaka bir yerlerde kesişir.
Arkana bakmayı unutmaz, yanılmaktan korkmaz, ışığından kaçmazsan farkında bile olmasan, başka bir yüreğin hikayesi olabilirsin.
21/12/2018 MORDOĞAN
BAKAN MAZLUM
Video oynatıcıların yeni çıktığı dönemlerdi.
Her evde yoktu, lüks sayılıyorlardı. Hatta daha her evde renkli televizyon bile yoktu.
O zamanlarda ekonomik olarak “orta direk” diye adlandırılan bir sınıf vardı. Bu ekonomik sınıf zengin değildi, ufak tefek borçları vardı ama, kendi yağlarında kavruluyor, en azından ay sonu esnafa borçlarını kapatabiliyordu.
İşte bu, video oynatıcıları orta direk ve üst sınıfın evine girmişti. BETA ve VHS olmak üzere iki farklı çeşitleri vardı. Konu komşu, eş dost toplanılır, kimin evinde video varsa kaset kiralanır, çaylar içilir film izlenirdi.
Yapımcılar biliyordu ki; bu ülkede para kazanmanın, çıkar elde etmenin en kolay yolu duygu sömürmekti. Bu milletin asla kıyamayacağı bir şey varsa ağlayanlar ve mağduru oynayanlardı.
Türkiye’ de artık neredeyse günde iki film çekilmeye başlamıştı. Video oynatıcılar sayesinde film sektörü canlanmıştı.
Peş peşe Küçük Emrah filmleri çekiliyordu.
Sefiller, Yaralı, Acı,Acıların Çocuğu,Vurmayın,Zavallılar,Ayrılamam,Can Evimden Vurdular,Öksüzler, Gelmeyen Bahar,Acı Lokma, Merhamet….
1986 ile 1989 arasında çekilen filmlerin sadece bir kaçı yukarıda saydıklarım…
Derbeder, Bu Talihimin Canına Okuyacağım, Yuvasız Kuşlar, Hasret Sancısı…. gibi Ferdi Tayfur Filmlerinden bahsetmiyorum bile.
1983-1989 arası yığınla film.
Ekran başında film karakterlerine salya sümük ağlayan, ertesi gün okulda, işte duygu dolu bakışlarla akşam izledikleri filmi arkadaşlarına anlatan insanlar bir yana, kamera karşısında mazlum olanların, rol icabı zulme uğrayanların kamera arkasında ellerine geçen parayla krallar gibi yaşadıkları bir hayat.
Sahte mağdurların ortak bir özellikleri vardır. Her durumdan kendilerine acınası bir vaziyet çıkarabilirler. Asla haksız değillerdir. Ne yapmış olurlarsa olsunlar bir kere bile olsun hatalı olduklarını kabul etmezler. Ya da kabul ettikleri hatalar asla üçü beşi geçmez. Kim olduğunuzun, ne olduğunuzun hiç bir önemi yoktur. Sadece ve sadece kendi egoları ve onları sürekli ezmeye, üzmeye çalışan birileri vardır.
İnsanların merhamet duygularına dokunmayı bilmek, pek çok sektörden pek çok kişiye yıllar yılı ekmek kapısı oldu.
Sadece film yapımcıları, senaristler, dizi yapımcıları, arabesk sanatçıları için değil.
Yardım kuruluşu, vakıf adı altında nicelerini gördü bu ülke. Deniz Fenerleri, Kimse Yokmular, hep ülke insanının vicdanına dokunup krallar gibi yaşamadılar mı?!
Hala daha, bir baş belası imam bozuntusu ” himmet” adı altında toplanan paralarla, okul yaptırdım, dersane yaptırdım, fakir fukaranın zeki çocuklarını yetiştiriyorum diyerek Amerikalarda, köşklerde bir eli yağda bir eli balda yaşam sürmüyor mu bu sayede.
Önce, kürsülere, meydanlara çıkarak, “benim baş örtülü bacım kendi ülkesinde okuyamadı “diyerek, “Kur’an öğrenmek yasaktı, bodrum katlarında, merdiven altlarında, üşümemek için koyun koyuna girip mum ışığında gizlice Kur’an öğrendik ” safsatalarıyla, “askerde namazımı kimse görmesin diye tuvalette kılmak zorunda kaldım” yalanlarıyla, “üniversitelerde kurulan ikna odalarında baş örtümüzü çıkartmaya bizi zorladılar” zırvalarıyla ne kadar mağdur olduklarını, zulme uğradıklarını anlatmadılar mı!
Sonra bu mağdurlar, mağduriyetleri sayesinde güç sahibi oldukça, türlü oyunlarla kayyum atadık ayaklarıyla ne kadar medya kuruluşu varsa
ele geçirip yaptıkları ve yapacakları zulümleri ört pas etmediler mi, etmeye çalışmıyorlar mı?
Mağduriyetlerini, onlara yapılanları anlattıkça oyları yükseldi, oyları yükseldikçe güçleri arttı. Fakat artan güçlerine tezat; onlar nedense hep daha da mağdur oldular.
Sonra o zavallı mazlumlar yavaş yavaş önce emniyet teşkilatında en güçlü ve otoriter kadrolara yerleştiler. Bu emniyet mensupları kendilerine gelen ihbar elektronik postalarını değerlendirmeye alıp, balyoz, ergenekon, fuhuş ve casusluk dosyaları altında yollarına engel olan ne kadar liyakat sahibi subay varsa bertaraf ettiler. Böylece ordunun içindeki kendileri gibi mağdur kader arkadaşlarının önlerini açtılar. Basamakları üçer beşer çıkarak general / amiral olmaları sağlandı.
İki elin parmaklarını geçmeyecek kadar az kalmış bir kaç yürekli kalem, “Neler oluyor? Bu işte bir hata var! Hatalar yapıyorsunuz! Neden kimse sesimizi duymuyor?” diye çırpınsa da, ya delil üretilerek ya iftira atılarak hapse atıldılar, susturulmaya çalıştılar.
Susturamadıklarını işten attırttılar.
Emniyet teşkilatında teknik-elektronik istihbaratın kurucusu olarak bilinen Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, Fethullah Gülen cemaatinin başta emniyet ve yargı olmak üzere devlet kurumları içindeki yapılanmasıyla ilgili kitap yazdı…
“Büyük illerin emniyet müdürleri ve valileri bilsinler ki, emirlerindeki polislerin bir kısmı kendilerini değil, cemaatin imamını amir olarak kabul ediyor” diyordu. Yazdıkları yenir yutulur cinsten değildi. Ömrünün tamamında sağ görüşleriyle tanınmış olan Hanefi Avcı bir anda Devrimci Karargah Örgütü üyesi olduğunu öğrendik sonra.
Birileri onun kitabı yüzünden yine çok fena mağdur olmuştu… Anlattıklarının, yazdıklarının ne milletin ne devletin gözünde itibarı yoktu. Pis komünist devleti yıpratmak için iftira atıyordu. İhraç edildi, cezaevine gönderildi.
“Mağduruz da mağduruz!” diye diye güçlerine güç katanlar, kol kola gezenler gün geldi çıkar çatışmasına girdiler. Her kes kendi içinde kozlarını paylaşmaya başlamıştı. En mağdur olan en güçlü kimdi? Türkiye bunu öğrenmek üzereydi.
Mazlumlardan bir gurup, diğer mazlum gurubu alt edebilmek için bir yaz akşamı milletin ödediği vergilerle alınan silahları, millete doğrultular. Tam 48 saat içerisinde, asker, polis, sivil 248 yurttaşımızı katlettiler. Binlerce vatandaşımızı yaraladılar.
Sahtekar mazlumların ellerine güç geçtiği zaman ne kadar da zalim olacaklarının kanıtıydı aslında son yaptıkları.
Oysa bunu sahte deliller suçlar üreterek, hayatları söndürürken çoktan ispatlamışlardı. Ancak; zulmederken o kadar feryat figan ediyorlardı ki mağduruz biz diye kimse ne yaptıklarını göremiyor, gören gözler anlatmaya çalıştıkça da daha fazla feyad-u figan ediyorlardı.
Ve önceki gün çok ilginç bir şey oldu…
TBMM çatısı altında Milli Savunma Bakanlığı bütçesi görüşülürken, eski Genel Kurmay Başkanı, şimdiki milli savunma bakanı, muhalefet millet vekilleriyle kavgaya tutuştu.
“15 Temmuz gecesi benim kafama silah dayadılar, bu belgeleri imzala dediler, imzalamadım. İçinizden hanginiz kafasına silah dayanmışken bunu yapabilir, bir düşünün!” dedi
Çıkar çatışmasına girmeden önce, dostu arkadaşı, kardeşi olduğu kişiler kafasına silah dayamış, onu mağdur etmişler, zulmetmişlerdi. Bir gün böyle bir şey yapacaklarını nereden bilebilirdi?!!! Hiç akla gelecek şeymiydi bunlar!!!***
İyi de be sayın bakan, fazla üstüne gelip seni yine mağdur etmek istemem ama; hadi kendi ordusu tarafından esir edilmiş ilk genel kurmay başkanısın, hadi kahramanca bir tutumla kafana silah dayanmışken bile bu hainlerin isteklerine boyun eğmedin… İnanalım inanalım da, bundan tam dokuz sene önce 19 Aralık 2009 da silah arkadaşın Yarbay Ali Tatar bu hainler yüzünden kendi beylik silahını kendi kafasına ateşlediğinde o gün korgeneral rütbesine haiz olan şahsınızın silah arkadaşınız için olması gereken askerlik onur ve haysiyetine yakışır o dik duruşu neredeydi? O gün dik durmayı başardı isen bu şerefsizler sen genel kurmay başkanı olana kadar nasıl bu kadar güçlenebildiler de kendi komutanlarını derdest edebilecek güce sahip olabilecek kadar mağdur zannettin bunları diye sormazlar mı adama? Ne tarafa bakıyordun o günlerde sayın bakan?
20/12/2018
HAYATA DÖNÜŞ
Tekstil işçisi, pastacı, berber, uzun yol şoförü, iktisatçı, madenci… Hepsi sizin benim gibi sıradan insanlardı. Suç işlemişler, yargılanmışlar, suçlu bulunmuşlar, bu suçların bedelini ödemek üzere ceza evlerine sevk edilmişlerdi.
Siyasal iktidara ve onların ağzıyla yayın yapan medyaya göre “F” tipi olarak adlandırılan yeni ceza evi modelini istemiyorlar ve eylem yapıyorlardı. Belki de gerçekten F tipi ceza evine karşı oldukları için başlamışlardı sonradan ölüm orucuna çevirdikleri açlık grevine. Yani ne isim koyarsanız koyun, sadece kendilerine zarar veren bu eylemlerine kendi açılarından daha iyi koşullar istedikleri için başlamışlardı.
Tarih: 19 Aralık 2000
Saat: 04.30 suları.
Türkiye ve Türkiye’nin cezaevleri, tarihte eşine az rastlanır bir vahşete tanık etti. O güne kadar yapılmış tüm ceza evi operasyonlarından farklıydı. Daha önce gerçekleştirilen müdahalelerde en azından zayıfta olsa hukuki bir alt yapı vardı. Fakat Hayata Dönüş operasyonu tam bir katliamdı.
Otuz iki kişi hayatını kaybetti. Yüzlerce mahkum yaralandı veya bir daha iyileşemeyecek fiziki, psikolojik tahribatlar yaşadı.
Otuz tutuklu mahkum ve iki asker, jandarmanın silahından çıkan mermilerle can verdi.
Adli tıp raporlarında; cesetlerde ve yaralılarda arbede sırasında oluşması mümkün olmayan, boğuşma esnasında olması beklenenin ötesinde darp ve yara izleri, cesetlerde ve yaralılarda alev yanığı olmayan yanık izleri,
bu yanık izlerinin alev ya da haşlanma yanığı olmadığı; dehidrate (Vucudun genelinde veya lokalize su kaybetmesi sonucu) bir yanık olduğu ve sülfirik yada nitrik asitle olabileceği, cesetlerde ve yaralılarda hem kurşun yarası hem de yaygın darp izleri bulunduğu ve bu izlerin hangisinin önce oluştuğunun bilinmesinin mümkün olmadığı, müdahale esnasında maksadı aşacak şekilde orantısız güç kullanıldığı belirtilmişti.
Yaralılara hastaneye kaldırılmadan önce ilk müdahalenin yapılması için getirtilen sağlık personeli, ifadelerinde; yaralıları hamam tabir edilen bir yere topladıklarını, bu alan dışında kalan yaralıların yanlarına gitmek istediklerinde, yaralı mahkumların kendilerine buradan ayrılmamaları için yalvardıklarını, orayı terk ettikleri an kolluk güçlerinin yaralarına basmak vs… gibi yollarla kendilerine işkence ettiklerini beyan etmişlerdi.
Operasyona 8 jandarma komando taburu, 37 bölük olmak üzere 8 bin 335 asker, binlerce gardiyan ve binlerce çevik kuvvet katıldı. 20 bini aşkın gaz bombası atıldı. Sıkılan kurşunların sayısı ise bilinmiyor.
İnsanlar yanarken pankartlar ve kitaplar sapasağlam kalabilmişti. Tutuklu ve hükümlüler, “Bizi bir kimyasal sıvı yaktı” dediler, uzmanlar bile bu maddenin ne olduğunu anlayamadı.

Bayrampaşa Cezaevi,Hacer Arıkan
Hacer Arıkan’ın mahkemede tanık olarak verdiği ifadeden bir bölümü paylaşmak istiyorum sizlerle; “Operasyon sırasında yatakhanede bulunuyordum. İçeriden çıkış saati 03.30 civarıydı. Ben koridorda ağabeyimle birlikteydim. Koğuşuma döndüm. Uzandım ve sonrasında operasyon sesi ile uyandım. O saate kadar içeride ne bir eylemlilik ne bir karşı gelme ne de rehin alma herhangi bir şey yoktu. Aksine o günkü koşullarda hayatımıza devam ediyorduk. İçeride görüşmeler sürüyordu. Silah sesiyle uyandık. Sonradan öğrendim ki ilk silah sesleri sırasında ağabeyim Erol Arıkan vurulmuş. Koğuştan dahi çıkamadık çünkü askerler koğuşun kapısının önündeydi. Arkasından atılan bir bombalama oldu. Yaşamak için onların attığı, biber gazı, gaz bombaları gibi şeyleri camdan havalandırmaya attık. İkinci katta yatakhanedeydik. Artık iyice nefes alamaz hale geldik.
Bilincimiz kapandı. Gidebileceğimiz iki yer vardı. Yemekhane ve havalandırma. Çıktığımız anda içeriye bir madde bırakıldı. Operasyon sırasında aynı yerden bomba atıldı. Ölümle yaşam arasında gidip geliyordum. Arkadaşlarımın derilerinin eridiğini gördüm. Yumuşak bir şeyin üstüne bastım. Gülser Tuzcu’nun cesedine bastığımı sonradan anladım.”
‘Ne hale geldim, görün’
” Beni yakan maddenin ne olduğunu çok merak ediyorum. Elbiselerim ve avuç içlerim yanmadı. Sırtım belime kadar yandı. Yandığımı hissettim ama alev görmedim. Ortada isyan yoktu. Ben ölüm orucunda bile değildim. Operasyonun adının Hayata Dönüş olduğunu üç ay sonra öğrendim. Bana çok komik geldi. Hayata dönmek için önce ölümü yaşamak gerekiyor ki 3 ay boyunca ailemden kimseyi göremedim. “
Buraya kadar yazdıklarımın, meclis araştırma komisyonu, mahkeme kayıtları, gazete arşivlerinin belkide bir kaç milyonda biridir.
Ülkeler her ne sebeple olursa olsun vatandaşlarını ya da sınırları içerisinde misafir olarak bulunan kimseleri düşmanları olarak göremezler, Bu evrensel hukuka aykırıdır.
Kişiler suç işlemiş olabilir, yakalayıp, yargılayıp, ceza verilir. Cezaevlerinin ve diğer hükümlü ve yargılanmasına devam edilen tutukluların, cezaevi görevlilerinin, cezaevi dışındaki yurttaşların güvenliklerinin sağlanması amacıyla elbette ki bir takım önlemler almak, yasalar ışığında kurallar koymak devletin ödevidir.
Fakat devlet kendisine emanet olan vatandaş ve misafirlerinden rövanşist bir anlayışla intikam almamalıdır.
İşte bundan tam 18 sene önce, 19 Aralık 2000′ de olan maalesef buydu. Başından sonuna kadar tek bir merkezden yönetilen, devletin verdiği bilgiye göre 20 cezaevinde eş zamanlı uygulanan, kendi içindeki spesifik amacı, uygulanış tarzı, şiddeti ve sonuçları onlarca hayatın sona ermesine, pek çok insanın fiziki ve psikolojik olarak hayatlarına devam etmesine, ailelerin kahroluşuna neden olan bir operasyon. “Hayata Dönüş” operasyonlarında; cezaevi idareleri, mülki amirler, cezaevi savcıları somut ve hukuki hiçbir işleve sahip olmadı. Operasyonlar tamamen Milli Güvenlik Kurulu (MGK) eliyle Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) tarafından planlanıp uygulandı. Hapishane operasyonlarındaki temel hukuki tartışma olan idari görev-adli görev sorunsalı, “Hayata Dönüş” operasyonlarında çok anlamlı olmadı. Operasyonlara bu sefer, “askeri görev!” damgasını vurdu. Zira operasyonlar doğrudan Genel Kurmaylıktan yönetilip organize edildi
Yanlış anlaşılmak istemem. Bu yazıyla suç örgütleri ve suçluların haklılıklarını savunmuyorum. İrdelemekte olduğum şey; 21. yüzyılın başında, ülkemizde yaşanmış olan bir insanlık ayıbıdır. Eğer demokrasimizin gelişmesine katkımızın olmasını istiyorsan geçmişten ibret alarak hatalarımızı tekrar etmememiz gerekiyor.
Bu ülkede birileri Hayata Dönüş cehennemini yaşadı ve bu gün halâ operasyon sırasında cezaevinde olanlar, hayata tutunmaya(!) çabalıyorlar.
19/12/2018
TARAF KİMİN SÖZCÜSÜ, SÖZCÜ KİMİN TARAFI?
Biz her zaman kendine özgü bir topluluk ve kendine has bir ülke olmuşuzdur. Siyasi tarihimize baktığımız zaman bunu çok net bir şekilde görmemiz mümkündür. Dünkü yazımda sizlerle “Arnavut Selim” adıyla canlandırılmış hayali bir kişinin anlattığı eski Türkiye’ den bahsetmeye çalışmıştım. Ancak son yirmi senedir işler biraz daha karmaşıklaşmaya başladı.
Son yirmi sene içerisinde, ülke de bir anda, yazar patlaması oldu. Aslında bir yerlerden sağlanan kaynaklarla ortaya gazete adı altında, gazete ve gazetecilik mesleği ile alakası olmayan yayınların peydah olması buna yol açtı. Öyle ya! Eğer birileri tarafından finanse edilerek yayın hayatına başladıysanız bu birilerinin elbette sizden beklentileri olacaktır. Hal böyle olunca da yayın hayatınızı sürdürebilmek adına yazarlara ihtiyacınız olacaktır. Bu yazar ihtiyacını karşılamak, elde mevcut olan, omurgasız, her devrin adamı olmayı başarmış yazarlarla karşılanamayınca da mecburen hayatlarında bir gazetede günün ölüm ilanlarını bile dizayn etmemiş kişilere de kalem vermek zorunda kalırsınız.
Yılmaz Özdil’ in bir televizyon programında kurduğu şu cümle hiç aklımdan çıkmaz. Demişti ki; “AKP’ den önce gazeteci/yazar olmayanların, AKP’ nin iktidardan ayrılmasıyla gazetecilik hayatları da sona erecek. Adamlar abonelik sistemiyle evlerin kapısına kadar gazete getiriyor, uçaklarda, benzin istasyonlarında bedava dağıtıyorlar gazetelerini ama okuyan yok. Bekir Çoşkun tuvalet kağıdına yazsa bunlardan çok okunur.” Ve gerçekten sözlerinin sonuna kadar haklı olduğu her zaman ki gibi çok geçmeden kanıtlandı.
İşte bu nokta da Taraf gazetesinden söz etmek istiyorum biraz.
Çok uzaklara gitmeyeceğiz… Taraf 2000 yılından sonra yayın hayatına başlamış gazete*lerden biridir. 15 Kasım 2007 tarihinde “Düşünmek, taraf olmaktır…” sloganıyla merkezi İstanbul Kadıköy’ de olan bir binada yayına başladılar.
Özellikle Türk Silahlı Kuvvetlerine yönelik gizli belge, darbe planı, terör örgütü iddiaları gibi komplo teorileriyle iyi bilinir. Bir ülkenin ordusunun darmadağın edilmesi için birileri “taraf*” ından senarize edilmiş algı operasyonunun o ülke içerisinden çıkan kanı bozukların teorilerinden bahsediyorum.
Nam-ı diğer; bavulcu gazeteci Mehmet Baransu ile Yasemin Çongar en iyi tanınan yazarlarıdır. Bu gazetecilerin Türk Silahlı Kuvvetleri’nin terhis edilmesi için hiç bir somut bulgu, altı doldurulabilen tek bir anlatıları olmamasına rağmen verdikleri belgeler Yüce Türk Milleti adına karar veren sözde mahkeme salonlarında, liyakatsiz, vatan haini yargıçlar ve savcılarca delil olarak kullanıldı.
Aynı dönemlerde, Türkiye’nin Hürriyet, Milliyet gibi çok eski ve kökleri olan gazetelerinde yazan, yazdığı gazeteye 22 yıl gibi uzun süredir hizmet veren, çalıştığı gazeteye binlerce okur sağlamış Emin Çölaşan gibi pek çok muhalif gazeteci, gazetelerinden kovulmaya başladılar.
Bu gazetecilerin ortak özelliğine baktığınızda meslek hayatlarının tümünde muhalif olduklarını görürsünüz. Turgut Özal’ın da, Süleyman Demirel’in de, Mesut Yılmaz’ın da hatalı buldukları hükümlerine hep muhalefet etmişlerdir. Çünkü doğruyu savunan her kes bilir ki; muhalefetin amacı iktidarı devirmek değil, hatalarını göstermek ve daha doğru bir yönetim oluşmasını sağlamaktır.
Bu sebepledir ki; yazarlar aç kalacaklarını bilseler dahi doğrulardan şaşmadan halkının sözü olurlar. Halkının değil güç sahiplerinin sözü olmak için yola çıkan yazarlar da, yayıncılar da bir gün güç sahibi tarafından berTaraf olurlar.
Konuyu çok dağıttım, özüne dönelim.
Taraf gazetesi FETÖ denilen hain oluşumun bayraktarı, sancaktarı olarak yayın hayatına başladı. İşin aslı sancaktar falan da değilllerdi, sadece basit birer maşaydılar. Tel maşa gazetenin, maşa gazetecileri yani.
O günler de ülkede Türkçe Olimpiyatları adı altında, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramına alternatif FETÖ etkinlikleri yapılıyor, ülkenin başkentinin belediye başkanı, bu tiyatro sahnesinde rol alıyor, siyasi hayatında bir defa olsun bu ülkeyi yoktan var eden kurucu Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal için övgüde bulunmamış adam; elinde mikrofon Pensilvanya’ ya naatlar yakıyordu.
Aynı şahıs, FETÖ’ ye ilk defa FETÖ deme cesaretini göstererek tivit atan Defne Joy Foster’a yine tivitır üzerinden; “Terbiyeni takın, Fethullah Gülen’e Feto diyemezsin. Ben sana lakap(! Bugün kendisi ve taifesi bu imam bozması hakkında rahmetli Defen Joy Foster’in taktığı lakabı kullanmaktadırlar) taksam hoşuna gider mi? Lütfen özür dile.” şeklinde cevap veriyordu.
Defne Joy Foster…. Babası Amerika’lı bir asker, annesi Türk. Aile bağı yoluyla Amerikan vatandaşı olabilecek iken, Mustafa Kemal’ in; ” Ne mutlu Türküm diyene” sözüne sadakatle bağlı, bu sözün bir ırkı değil Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan tüm halkları adlandırdığının ispatı, onurlu, şerefli, mangal gibi yürekli bir Atatürk cumhuriyeti kadını Defne Joy Foster!…
Sonra ne oldu?
Defne Joy Foster, 2 Şubat 2011 tarihinde FETÖ tutuklusu, Taraf gazetesi genel yayın eski müdürü Ahmet Altan’ın oğlu, Taraf gazetesi yazı işeleri müdürü olan Kerem Altan’ın evinde rahatsızlandı. Eve gelen sağlık görevlileri Foster’ın hayatını kaybettiğini tespit etti.
Ne büyük tesadüf değil mi?
Şimdi biraz da Sözcü Gazetesine dikkatinizi çekmek istiyorum…
Sözcü gazetesi 2007 yılı Haziran ayında kuruldu. Bir süre Doğan Yayın Holding çatısı altında yayınlanan Gözcü gazetesinin kapanmasının ardından Estetik Yayıncılık A.Ş. isim haklarını satın aldı. Sözcü, ilk kez 27 Haziran 2007’de yayınlandı ve ülke çapında dağıtıldı. 2016 Kasım itibarıyla, Türkiye’de günde 280.000 adet ile en çok satılan dördüncü gazete konumunda.
Doğuş Yayın Grubu tarafından 15 Mayıs 1996’da yayına başlayan ve 1 Nisan 2007’de yayına son verilen Gözcü Gazetesi, çalışanları tarafından devralındı ve adı Sözcü olarak değiştirildi. Estetik Yayıncılık A.Ş. bünyesinde yayın hayatına başlayan gazete, ilk yayınlandığı günlerde gazete 60.000 adet satıldı. Eylül 2008’de gazetenin ortalama tirajı 150.000 idi. Aralık 2010’da bu sayı 210.000’e ulaştı.
Bu başarısının yegane sebebi, dik duruşu ve dimdik duran yazarları çatısının altında toplayarak karşı devrimcilerle mücadele etmeye çalışmasıdır. Bu başarısının tek sebebi, gazeteciliği gazeteci olarak yapan insanların çalıştığı bir gazete olmasıdır. Bu başarısının asıl sebebi de bu yazarların okurlarının, ” Siz duvara yazsanız, biz okuruz!” anlayışıdır.
Müktedirler kendi taraflarını tutacak gazete kağıtları kurmaya başladıklarında, Sözcü ve o günler de Sözcü’de yazmayan ama bu gün Sözcü’ de köşe sahibi olan yazarlar, FETÖ adlı bir tehlikeden SÖZ ediyorlardı.
Bekir Coşkun, Emin Çölaşan, Yılmaz Özdil, Uğur Dündar, Necati Doğru ve niceleri….
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Suçları Soruşturma Bürosu’nca Sözcü gazetesinin yazarları Emin Çölaşan ve Necati Doğru ile gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Metin Yılmaz, İnternet Haber Koordinatörü Yücel Arı ve İnternet Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Çetin hakkında FETÖ silahlı terör örgütü içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte örgüte bilerek yardım etme’ suçlamasıyla 7.5 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı.
Gülmeyin. Açın haberlere bir bakın.
Yukarıda adı geçen tüm yazarlar, yıllar yılı köşelerinde bu fethullahçı hainleri devlet kadrolarına yerleştiriyorsunuz, bakın başımıza bir gün bela olacak bu vatan hainleri diye bangır bangır bağırdıkları için müktedirler tarafından çalıştıkları gazetelerden hiç bir geçerli sebep belirtilmeden kapı önüne konulan kalemler… Gülmeyin!!!
Bu adamlar, Hasdal’ da, Silivri’ de kendi ordusu tarafından esir edilen, yürekleri askeri liseye başladıkları gün “vatan, vatan…” diye çarpan şerefli Türk subaylarının mahkemelerine koşmuş, anayasa mahkemesi önünde, demokrasi nöbetlerinde sabahlamış, FETÖ’cü hainlere, “Defne kızımızı katlettiniz, isterseniz bizi de katledin ama susturamayacaksınız” dercesine yazmaktan dur olmamış yazarlar bunlar.
Çalıştıkları gazetelerden kovdurttular, olmadı! İşsiz bıraktılar, susturamadılar! Şimdi en iyi yaptıkları şeyi yapıyorlar… Çamur atıyor, ilk önce FETÖ denilen hainlere, şimdi de borozancılarına teslim ettikleri hukuk ile hapisanelere tıkıp susturmaya çalışıyorlar.
“Hafıza-i beşer nisyan ile malüldür” demiş, Muallim Naci.Yani “insan hafızası unutkanlık hastasıdır.”
Sorarım size; Taraf, Zaman,vs… denilen yandaşlar daha dün kimin sözcüsüydü? Kimin çığırtkanlığını yapıyordu? Sözcü kimin tarafındaydı? Ve sorarım size; Sözcü’ yü FETÖ’ cü diye yargılayanlar/yargılatanlar kimin sözcüsü, kimin tarafı?
18/12/2018 MORDOĞAN
KÜRESEL ISINMA
Son on yılda en sık işittiğimiz cümlelerden biri; “Küresel Isınma.” Belgeseller, haberler, gazete köşeleri zaman zaman bu konuya dikkat çekmeye çalışsa da, sanırım başında “küresel” kelimesi olduğu için ucu bize asla dokunmayacak sanıyoruz. Ancak durum hiç de öyle değil. Çünkü ülkemiz Mars gezegeninde değil, diğerleriyle beraber bu yer”küre”(!)nin üzerinde.
Biliminsanlarına göre, güneşten gelen ışınlar, dünyanın güneş etrafında dönerken aldığı konum, denizler ve okyanusların bu ısınmada payı var, fakat milyonlarca yıldan bu yana sıfır virgül bilmem kaçtan fazla değil.
Hemen hemen tüm bilim insanlarının buluştukları ortak nokta ise şu; Özellikle atmosferde karbondioksit ve metan gazlarındaki artış sera etkisine yol açıyor.
Soğuk mevsimlerde, sıcak iklim tarımı yapmak için seracılık yapıldığını biliyoruz.Toprağın üzerini hava geçirmeyen bir malzemeyle yalıtarak burada meydana gelen ısı artışı sayesinde üretim yapıyoruz. İşte insanların ürettiği karbondioksit ve metan gazındaki artış da atmosferi naylonla kaplamak gibi bir etki meydana getiriyor ve ısı artışına sebep oluyor.
Özellikle petrol ve kömür gibi fosil yakıtların kullanılmasından kaynaklı karbondioksit salınımının küresel ısınmadaki payı çok büyük.
Atmosferdeki oranı binlerce yıldır değişmeyen ancak 1950’ den bu yana her sene %1 oranın da artan metan gazının da sera etkisine katkısı azımsanamaz. Azotoksit, su buharı, kloroflorokarbon da cabası.
Birleşmiş Milletlerin 2007 yılında yayımladığı raporda, küresel ısı artışının öngörülebilir etkileri özetle şu şekilde;
- Isı 2 derece arttığında su sıkıntısı başlayacak.Kuzey Amerika’da meydana gelecek olan kum fırtınaları tarım arazilerini yok edecek. Denizlerin seviyesi yükselecek. Gezegendeki canlıların % 30’ a yakın bir kısmı soylarının tükenmesi tehlikesiyle karşı karşıya gelecek.
- Isı 5 derece arttığında denizler 5 metre yükselecek ve dünyanın yiyecek stokları tükenecek.
- 6 derece arttığında ise göçler başlayacak,milyonlarca insan uygun iklim koşullarında yaşayabilmek için yollara düşecek.
Kabul etmeliyiz ki; hepimiz çok değerli kaynakları tüketen pek çok ürün satın alıyor, karbondioksit emisyonuna yol açan arabalar kullanıyor, uçaklara biniyor,evlerimizi,iş yerlerimizi doğal olmayan yöntemlerle ısıtıyor – ya da soğutuyor(ki, bu da aynı etkiye yol açıyor.) ve ya lavobalarımıza, sonunda denize dökülecek zehirli maddeler akıtıyoruz.
Çok şımarık bir nesiliz ve muhtemelen bizi rahat ettirdikleri için bırakamadığımız alışkanlıkların zavallı dünyamıza ne kadar da çok zarar verdiğinin farkında değiliz.
Eğer gelecek nesillere yaşanabilir bir hayat ve gezegen bırakmak istiyorsak vicdanlarımızı harekete geçirmek ve kendimizle bir yargılama sürecine girmemiz gerekiyor. Ve bunu yaparken hiç olmadığımız kadar dürüst olmak zorundayız.
Margaret Mead’ in söylediği gibi; “ Bir avuç vicdanlı ve azmetmiş insanın dünyayı değiştirebileceğinden hiç şüpheniz olmasın; bu hep böyle olmuştur…”
(Devam edecek)
YAŞAM
İnsanlar,ne için eğitim alırlar? Aldıkları ya da almak istedikleri eğitim onlara ne gibi katkılar sağlar? Amacı nedir eğitimin? Demem o ki; yaşam denilen bir yudum su,bir lokma ekmek, bir nefes temiz hava değil mi?
Çok okuyan,her yeni çıkan kitap için kitaplığında her zaman yer olan arkadaşlarım oldu hayatımda. Meslekleri farklı farklı. Kimisi tıp doktoru, kimisi elektrik-elektronik mühendisi… Kitapları kendilerinden mesleklerinden çok farklı ve çoğu da aynı.İşin aslı kendime de baktığımda farklı bir manzarayla karşılaşmıyorum. Eminim sizlerde aynı fotoğraf karesinin içerisinde kendinize uygun bir yer buluyorsunuzdur şimdiye kadar anlattıklarımdan.
Mesela,çocukluğundan beri hayvanları çok seven insanlar, hep üniversitede ilk tercihlerini veteriner fakültelerinden yana yapmışlardır. Peki ya doktorlar,salt insan sevgisiyle mi hekimlik sanatını seçtiler gençlik yıllarında? Evet!Gelir düzeyleri ortalamanın üzerinde olacaktı, ya veteriner hekimlerinin aldıkları eğitim, çok sevdikleri hayvanlar… Geçinmelerine yetebilecek mi?Hayatlarına bu ağır eğitimler ne gibi artılar yerleştirebildi?
Bana sorarsanız meslek sahibi olmak sadece hayatınızı sürdürmenizi sağlar. Ve bir meslek sahibi olmak için almış olduğunuz eğitimin maddi getirisi dışında insana katabileceği hiçbir şey yoktur. Ama kitap okumak, daha doğrusu okur olmak bence öyle değil.
Yazarlar,mesleki tecrübeleriyle olsun (örn: Pskiyatri uzmanı bir hekim), hayal güçleriyle olsun, ufkumuzu genişletmekle kalmaz bizlere hayatta ihtiyaç duyabileceğimiz yetiler kazandırırlar. Ya da sizi günün stresinden çok ama çok uzaklara taşırlar. Kitabın kapağını kapattığınızda aslında Afrika’ nın savanalarında değil de, loş ışık veren başucu lambanızın aydınlattığı yatak odanızda,yatağınıza uzanmış, yorganın altında olduğunuzu fark edersiniz.
Benim için kitap, fıkra, makale okumak; bir fikre katılmak, kişisel bir görüşü eleştirebilmek ya da onaylamak, bilimsel veriler ışığında sunulan savları akıl süzgecimden geçirme hazzını yaşamak için dayanılmaz bir lezzettir. Çünkü benim mantığımca tüm bilim disiplinleri, fen ve sosyal bilimler; insanlara tartışabilecekleri bir alan sağlar.
Ancak şimdilerde fark ettiğim bir konudur ki, insanlar kitapları sadece okumak için okuyor. Son zamanlarda bana okudukları, kitaplıklarını süsleyen kitaplar hakkında övgüler yağdıran kimi görsem, yaşamlarına okuduklarının hiçbir şey katmadığını fark ediyorum.
Yani, Aziz Nesin’i, Nihal Atsız’ ı, Nazım Hikmet’ i, Necip Fazıl’ ı heyecan içerisinde anlatıp, hakkında övgüler dizerken bir insan nasıl olur da beğendiği, onayladığı hatta teşvik ettiği fikirleri kendi hayatına düstur etmez?!
Kitap okumak kendini eğitmenin farklı bir yöntemi değil midir yoksa? Kitap okumak kitaplıkları süslemek, zenginleştirmek, bir gösteriş budalalığı mıdır? Eğer bir eğitim şekli ise ki, bence öyle, neden yaşantımıza yansıtamıyoruz edinimlerimizi?!
En başta sormuştum: “Eğitimlerimiz bize ne katıyor?” diye.Hayatta edindiğimiz tecrübeler, vicdan azapları, gururlanmalar, okuduklarımız,en sevdiğimiz kişilerin yaşam tarzları, dünya görüşleri, özetle örnek alınası gördüğümüz her ne varsa sadece dost meclislerinde konusu geçmesi gereken boş sohbetler midir, yoksa hayatı şekillendiren, egolarımızdan bizi sıyırıp insanca yaşamamızı sağlayacak birikimler mi olmalı.
Yaşam denilen bir yudum su, bir lokma ekmek, bir nefes temiz hava sokaktaki köpeğin de çabasıdır, ancak insan gibi yaşama arzusu sadece insanca hayat sürenlere özgü bir çabadır .
Bana sorarsanız, iyi ya da kötü olabilmek için değil,insan olabilmek için bedel ödeyenlerindir yarınlar…
ESKİ TÜRKİYE
Sayın; Başkan, emeklilere seslenmiş;
”Lütfen gençlere eski Türkiye’ yi anlatın” diyor…
Arnavut Selim de anlatıyor, buyurun dinleyelim..
“Toplaşın anlatıyorum.
Yaşım 53.. SGK emeklisiyim ve 14 yaşımdan beri de çalışıyorum. Siyasal Bilgiler mezunu ikiz kızlarım var.
* Kredi kartımız yoktu. O yüzden bakkala falan borç yazdırırdık. Bakkallar süpermarket olmadığı için haciz falan gelmezdi.
* Sendika vardı. Tamam hö hö korkutmasa da Devrimci İşçi Sendikası DİSK üyesi isen, adamı öyle kapının önüne beş parasız koymaya patron potkası sıkmazdı!…
* Devlet memuruna it muamelesi yapmaya g*t isterdi. 657 sıkı kanundu.
* Öğretmen saygı görürdü. Ana baba gelip höt zöt edemezdi. Onlar da öğrencilere tecavüz etmezlerdi.
* Öğretmenlerden gizli sigara içmek cesaretti ama, okul önünde uyuşturucu satmak akla hayale bile gelmezdi!…
* Komşunun çocuklarını istediğin gibi öper koklar oynardın.. Kimse “ulan çocuğu taciz mi edecek” diye seni kollamazdı.
* İnanan, inanmayan herkes çocuklara melek gözüyle bakardı. Mahallenin imamından dayak yemek işin şanındandı ama taciz edilmek akla bile gelmezdi.
* Babana gidip Cemil Hoca sırtımda sopa kırdı dedin mi “vay piç kurusu delirttin mi hacı abiyi” diye bi arabada ondan yerdin ama “sana başka bir şey yaptı mı” diye sormazdı.
* Baban emekli olmaya yaklaştı mı ananla beraber iki göz oda aramaya başlardın, çünkü ikramiyen ona yeterdi.
* Ne kadarın varsa ev bark alırken “Allah kerim” deyip eşten dosttan yardım isterdin. Kimse %70 enflasyon var ben sana dolar veriyim dolar alırım demezdi.
* Sana kuyruğuna, tüp kuyruğuna girerdin ama o kuyruklarda tanışıp evlenenlerin haberini alırdın.
* Semtlere göre okul farkı yine vardı ama kimsenin anası babası “benim çocuğum onunla, bununla aynı sınıfta olamaz” diyemezdi.. Ayıptı, günahtı, gerçekten Allah’tan da kuldan da utanırdı insanlar.
* GIRGIR’ da HEY ‘de bir milyon satardı ve bu mizah dergileri ne kadar siyasetçi varsa, yerin dibine sokup çıkarırdı ama hiçbir siyasetçi onlara ilişmezdi.. Çünkü bilirlerdi ki bu sefer Fırt ve Çarşaf da fena giydirecek.. Oğuz Aral’a laf edecek siyasetçi zaten silinirdi!…
* Ulan Atatürk’e ayyaş demek ne demek! Evi işgal edilir, kolpası İstanbul’u dağıtırdı be!…
* Bir siyasetçi “ananı da al git, afedersin Ermeni, kadın mıdır kız mıdır, Alevi” laflarını ağzına alamazdı.
* Siyasetçilerin hepsinin diploması vardı..Ama mesela Ecevit benim üniversite diplomam var demezdi..
* Hırsızlık olmaz mıydı tabi ki olurdu ama o adam çıkardı sahadan.. İster Başbakan’ın yeğeni, isterse İSKİ müdürü olsun.!!!
* Son bir şey söyleyeyim..
Ulan aynı ceket aynı pantolonla yıllarca okula gittim de gelecekten korkmadım..
Hep gülecek sevinecek bir şeyler oldu ama 16 senedir bu çocuklar için korkuyorum”…
SİZDE KORKUN
KÜRESEL ISINMA -2 (KARBON AYAK İZİ)
XXI. Yüzyıl….
Hepimizin çok iyi bildiği bir konuyu tekrar hatırlatmak istiyorum. Çok üzülerek belirteyim ki; 21. yüzyıl da çevre kirliliği tavan yapmış durumda. İşte tam da bu nokta da “karbon ayak izi” önemli bir ölçek olarak karşımıza çıkmakta. Hem ürettiğimiz hem de tükettiğimiz ürünlerle ortaya çıkan karbon miktarının toplamı karbon ayak izimizi oluşturuyor. Özetle karbon ayak izimiz atmosfere salınan toplam sera gazı miktarımızdır.
Fosil yakıtlarının yanmasıyla ortaya çıkan, korbondioksit emisyonları birincil karbon ayak izini oluştururken,tükettiğimiz maddelerin, üretiminden tamamen kullanılmaz hale gelene kadar geçen tüm döngülerden ortaya çıkan karbondioksit miktarı ise ikincil ayak izini ortaya koyuyor.
Yıl bazında, bir karbon ayak izi “ton” cinsinden ifade edilmekte. (www.karbonayakizi.com gibi bir siteden kendi karbon ayak izinizi hesaplamanız mümkün.)
Kişisel karbon ayak izlerimiz elbette ki, hava trafiği için kullanılmakta olan JET A1 yakıtının, sanayi üretiminin ve elektrik santrallerinin emisyonlarıyla asla kıyaslanamaz. Ancak yine de bireyler olarak üzerimize düşeni yapmamız gerekir.
Mesela 5 km lik bir yolu motorlu taşıt yerine yürüyerek gittiğimizde 2 kg, geceleri evdeki elektrikli aletleri uyur vaziyette değil de tamamen kapattığımızda 30 kg. daha az karbondioksit üretmiş oluyoruz.
Mümkünse uçakla seyahat etmez, yalıtım yaptırıp güneş enerjili ısıtma sistemleri kullanır, toplu taşıma araçlarından daha çok faydalanır, arabamızı tek başımıza kullanmayıp paylaşırsak, birincil ayak izimizi kayda değer bir şekilde azaltabiliriz!
İkincil ayak izimizi ise; üretim ya da dağıtım yelpazesinde yüksek emisyon üreten malları satın almayarak azaltmaya başlaya biliriz.
İthal sular almayın,
Uzak mesafelerden gelen yiyecek ve içecekleri satın almayarak, yörenizde yetiştirilenleri tercih edin. ( Kişilerin birinci yöreleri evleridir 😉 )
Et tüketimini, özellikle kırmızı et tüketimini azaltın.
Fazla ambalajlanmış ürünler satın almayın.
Uzak ülkelerden gelen giyim, oyuncak, süs eşyalarını almayın.
Küresel ısınmanın doğrudan iklim değişikliklerine yol açıyor olması yalnızca güneşin tadını doya doya çıkarttığımız o güzelim yaz günlerine ve ılıman kış aylarına veda edeceğimiz anlamına gelmiyor.
Kara ve deniz buzlarının erimesi sonucu yeryüzündeki tüm kıyı bölgeleri sular altında kalacak, kıyıdan uzaklardaki iç bölgeler iyice ısınıp göl ve nehirler kuruyacak, artan kuraklık nedeniyle tarım ve hayvancılık yapmak imkansız hale gelecek, artan ısı nedeniyle pek çok bitki ve hayvan türünün nesli tükenecek. Sadece bunlar değil; kasırga ve fırtına gibi doğal felaketlerle daha çok karşı karşıya geleceğiz.
Bilim insanları, küresel ısınmanın topluma, doğaya, sağlığımıza ve ekonomiye vereceği zararların herhangi bir yararla kıyaslanamayacağını bizlere anlatmaya çalışıyorlar.
Gezegene bıraktığımız karbon ayak izini azaltarak küresel ısınmayı yavaşlatabiliriz. Ve bunları yapmak için tek bir kuruş bile harcamak zorunda değiliz. Dahası uzun vadede cebimizden çıkan para miktarı azalacaktır.
Çevreye uygun enerji kaynakları kullanmaya başlamak, kombiyi birazcık kısıp, sobaları en az zarar verecek şekilde yakmak,çamaşır ve bulaşık makineleri iyice doldurup öyle çalıştırmak, elektrikle çalışan aletlerimizi uyku konumunda bırakmamak, çamaşırları imkanlar dahilinde asarak kurutmak, tasarruflu ampuller kullanmak, sıcak su depolarını, duvar ve çatılarımıza yalıtım yaptırmak, geri dönüşüme önem vermek, yağmur suyu toplamak, bahçelerimizi hortumla sulamayı azaltmak bile çok işe yarayacak.
Çünkü çevre kirliliği sadece küresel ısınmaya yol açmıyor. Sağlığımızı, ürünlerimizi, vahşi doğayı da tehdit ediyor.
Gençlere kullanmadıkları cihazları ve ışık kaynaklarını kapatmayı, geri dönüşüm sisteminin nasıl çalıştığını öğretmek zorundayız. Örneğin; alüminyum konserve kutularının geri dönüşümü sayesinde yeni kutu yapımında kullanılacak enerjiden % 95 tasarruf yapıldığını anlatın onlara.
Bakınız, kırılmış bir cihazı, eskimiş ayakkabıları tamir ettirdiğimizde ya da hayır kurumlarına bağışladığımız da atık haline gelmelerini engelleyebiliriz. Alış veriş poşetlerini yeniden kullana bilir veya eskisi gibi pazar filelerinden faydalanabiliriz. Alış veriş listesi gibi küçük işler için koskoca A4 kağıdı yerine küçük not kağıtları kullanabilir, hatta kurşun kalemle yazıp işi bitince silerek yeniden ve yeniden kullanabiliriz. Eskimiş havlu çarşaf vs.. gibi tekstil ürünlerini temizlik bezlerine dönüştüre bilmek bizim elimizde değil mi?
Ve en önemlisi, alış verişlerimiz de geri dönüştürülebilir maddelerden yapılmış ürünleri satın almak.
İnanın her birimiz ufacık da olsa bir şeyler yapabiliriz. Kendimiz için olmasa da çocuklarımız için!!!

